It iti kiriyor. Buyuk Dogu Ideolocyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
It iti kiriyor. Buyuk Dogu Ideolocyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2010 Pazar

Behic Gurcihan'in Gozunden "Engerek'on Kardesligi"





2007 Eylul ayinda "Yeni Harman" dergisinde Behic Gurcihan ile yapilan roportaj; internetde bu roportaj, "İşte Ergenekon bağlantısı!!! Bu yazıda adı geçen herkes gözaltında!!!" ilginc basligi ile yeralmisti. Bu yaziyi, o gunlerde kaleme aldigim "Yeniharman’daki Rabirtli Cayci’nin Laflari" baslikli yazisiyla birlikte okumanizi tavsiye ederim; elbette, bunlari okurken, İsmail Yildiz'in, Behic Gurcihan'in ve Hayrullah O. Mahmud'un "durusma sorgulari"na da bi goz ativeriniz, eglence tam olsun! OYLESINELAF@



Ümraniye sanıklarından Oktay Yıldırım, sitenizin yazarı... Yıldırım'ın gözaltına alınışının ardından, sitede, "Bizim Oktay" başlıklı bir yazı kaleme aldınız. Yıldırım ile nasıl tanıştınız ve Yıldırım kimdir?


Oktay'la tanışıklığımız onun bana attığı bir e-posta ile başladık. O sıralar bir cafe işletiyordum; geldi, sohbet ettik ve yazılarını bizim sitede de yazmasını teklif ettim ve oradan devam ettik. Oktay bütün artıları ve eksileri ile bir askerdir. Bazıları onun yarısı kadar asker olabilseydi; bugün ortalık komutansız kaldığı için ne yapacağını şaşıran askerlerle dolmazdı. Her asker gibi naiftir; her asker gibi sivildeyken sudan çıkmış balığa döner, her asker gibi komutanlarına fazla güvenir ve her asker gibi, İstanbul'un Güneydoğu'nun dağlarından daha fazla çakalla dolu olduğunu çok geç görmüştür. Oktay'ı tanıdığım iki sene boyunca; bir arkadaşı olarak onu uyardığım da, takdir ettiğim de oldu. Kalemini silahı kadar ustaca kullanabilen askerlere bu ülkenin ihtiyacı var ve Oktay onlardan biridir. Fakat bir tuzağa çekilmiştir. Bu tuzağa yürürken günahlarının ne olduğunu ilerleyen süreçte daha net olarak göreceğiz. İki çocuk babası olarak tanıdığım Oktay'ın, Danıştay cinayeti ve Cumhuriyet'in bombalanması ile ilgisi olmasına ihtimal vermiyorum ve zaten medyada yer alan "Cumhuriyet'e atılan bombalarla aynı çıktı" haberlerinin düzmece olduğunu da biliyoruz. Gladio kod adlı; NATO-Atlantik merkezli yapının Maslak-Bahçeşehir ekseninde konuşlanmış ayağı tarafından 2005 yılından başlanarak kurgulanmaya başlanan kapsamlı bir operasyon, bir gazinin merkezine yerleştirildiği bir psikolojik harp senaryosu ile olgunlaştırılmıştır. Attila İlhan'ın sözünü ettiği dip dalgası; bu yapının operasyonu ile kırılmaya çalışılmıştır.

Maslak-Bahçeşehir ekseninde ne var?

Bunu bu mecrada açamayacağımı biliyorsunuz.

Bilmiyorum...


Bazı şeylerin belgesi olmadığı gibi, olsa bile yapacağınız zamansız deşifrasyon, düşmanın işine yarar. O yüzden zamana yayılmış bir planı olan sadece karşı taraf değil. Ama sanırım kamuoyuna "terör uzmanı" olarak lanse edilerek ekranlara çıkarılanlar ve onların piyasada dolaşan adamları daha fazlasını biliyordur. "Gladio", 12 Eylül öncesinde silahlı bir zemin üzerinde gerçekleştirdiklerini, bugün küresel sermayenin Türkiye'nin istikrarsızlığından kaybedeceği çok şey olduğu için, "istikrar"ı bozmadan psikolojik harp seviyesinde gerçekleştiriyor ve bunun içinde, "askeri karargahlar" kadar "ideolojik/ lobi faaliyetleri"ne de ihtiyacı var.

Emekli Tümgeneral Ali İhsan Gürcihan'ın oğlusunuz. Siz gözaltındayken babanızın bu özelliğine de dikkat çekildi. Babanız gözaltına alınışınızı nasıl karşıladı ve ne tepki veriyor son gelişmelere...

Annemle birlikte babam benim için "asker" tanımını bütünüyle kapsıyor. Oğullarını bu kadarvatansever yetiştirdiklerine pişman olduklarını biliyorum ama neticede Ali İhsan Gürcihan'ın Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesinde neye denk düştüğünü bilmesi gerekenler biliyor. Türk Ordusu'nda medyatik olmayan, cefakar, dağı da en az toplantı salonları kadar iyi bilen bir subay portresinin temsilcilerindendir. '80'lerden başlayarak bu ordu bünyesinde bir çok hassas görevlerde bulunmuş üst düzey bir subay olarak tam bir devlet adamı. Onun bu devlet adamlığı, devlet adamı olamayan bazılarının en büyük garantisi. Zaten ana çatışma noktamız da o. Ben devlet adamlarının suskunluklarının devlete en büyük zararı verdiğini ve "Kol kırılır, yen içinde kalır" anlayışı ile kolu kangren yaptıklarını savunuyorum. O ise beni "uslanmaz bir gazeteci" olarak görüyor ve bana "gazeteci" muammelesi yapıyor. Gözaltına alınmam sonrasında benim üzerinden ona da bulaştırmaya çalışanlar oldu, fakat o bu hamleyi yapanlarla bizzat gidip yüzleşti ve, "Hodri meydan. Buyrun; ne soracaksanız sorun" dedi. Sonuçta; yüzbaşı, binbaşı, astsubay derken bir de general rütbesi bulaştı mı senaryoya; birileri için ballı kaymak olacaktı. Ama bazı şeyler o kadar kolay değil. Çamur her yüzeyde tutmaz. Gelişmeleri şimdilik izliyor. Devlet, devletle çatışırken, devlet adamları kendi içlerindeki düğümleri çözmekle meşgul.

General bir babanın çocuğu olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyanıt'la tanışıyor musunuz ve kendisinle karşılaştınız mı?

Yaşar Paşa ile tanışıklığım çok eskiye dayanıyor. Sonuçta Genelkurmay'ın üst seviyesindeki bir çok isim zaten bizi çocukluğumuzdan beri bilen isimler. Çocukları, aileleri... Sonuçta bu camia içinde büyüdük; sürekli bir yerlerde karşılaştık, aynı lojmanlarda yaşadık, aynı orduevlerinde yemek yedik. Ordu o açıdan çok ilginç bir akvaryumdur. Yaşar Paşamızla en son karşılaşmam da Fenerbahçe Orduevi'nde oldu. Kendisine düzenli olarak yazdığım açık mektupların dördüncüsünden hemen sonraydı. "Bize yine ehven-i şer düştü Paşam" başlıklı mektuptan sözediyorum. O karşılaşmanın ayrıntıları bende kalması gereken bir şey ama şu kadarını söyleyebilirim; kamuya karşı yaptığımız eleştirileri yüzüne karşı da söyledim ve kendilerinin en büyük müttefikinin ne AB, ne ABD, ne İsrail olduğunu belirttim. En büyük müttefiklerinin Türk Gençliği olduğunu söyledim.

Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin ve eski komando astsubayı Oktay Yıldırım iddialara göre bir teşekkül oluşturuyor. Bu gruba son olarak, 27 Haziran'da gözaltına alınan 2 isim daha ekleniyor: Ayşe Asuman Özdemir ve Gazi Güder. Bu kişiler de sizin yazarınız...

Biz bildiğimiz bütün ulusal, milliyetçi yapılanmalarla bağlantılıyız; çoğunu tanıyoruz; oturup sohbet ediyoruz. Muzaffer Tekin'le oturup 3-4 kere sohbet etmişliğimiz var. Oktay'la arkadaşlığımız malum. 27 Haziran'da gözaltına alınan Ayşe Asuman Özdemir'le ise iki kere sohbet etmişliğim var. Gazi Güder'i ise ilk kez Beşiktaş'ta mahkemenin koridorunda gördüm. Bu iki isim de bizim sitenin yazarı değil; birkaç kez bu iki ismin yazıları sitede değerlendirilmiştir ama bizim sitede daimi bir köşeleri yok. Fakat daha da önemlisi; Muzaffer Tekin ile Oktay Yıldırım uzun süredir birbirlerine kırgınlar.

Neden?


Oktay Yıldırım'ın Kemal Kerinçsiz'in ofisinde uğradığı saldırı sonrasında, Muzaffer Tekin'in kendisine gerekli desteği vermediğini düşündüğü günden beri bu kırgınlık sürüyordu ve aralarındaki eski diyalog kopmuştu. Medyanın "çete" olarak lanse ettiği ekibi oluşturanların aralarının aslında ne kadar açık olduğunu tek tek ayrıntıları ile zaten defalarca dile getirdik. İşin özeti şu: Kemal Kerinçsiz'in profilinin yükseldiği günlerde, Kuvvai Milliye'nin Başkanı Bekir Öztürk, Kemal Kerinçsiz'e sitesinin sayfalarını açtı. Fakat daha sonra bu ikili arasında, hangi çatı altında dernekleşileceği yolunda, eksik iletişimden de kaynaklanan bir kopukluk yaşandı. Kemal Kerinçsiz kendi derneğini kurmak isterken; Bekir, Kemal Kerinçsiz'in Kuvvai Milliye Derneği altında dernekleşmeye gideceğini düşünüyordu. Bu ayrımda, Oktay; Kemal Kerinçsiz'in Bekir Öztürk'e haksızlık ettiğini ve yaşanan kilitlenmeden onun sorumlu olduğunu düşündüğü için bu konuyu Büyük Hukukçular Birliği'ndeki toplantıda dile getirdi. Büyük Hukukçular Birliği'ndeki diğer iç çatışmaların da su yüzüne çıktığı bu hararetli
tartışma ortamında, ofiste çalışan görevli, Oktay'ın yüzüne kül tablası ile vurup, kaşını patlattı ve kaçtı. Oktay; o günlerde Kemal Kerinçsiz bir davayı temsil ettiği ve o davaya zarar gelmesin diye olaydan şikayetçi olmadı ve kayıtlara kapkaç saldırısı olarak geçti. Bu olay sonrasında, Oktay, çok sevip saydığı Muzaffer Tekin'in Kemal Kerinçsiz'den yana tavır aldığını görünce çok kırıldı ve bu noktadan sonra eski diyalogları kalmadı.

Muzaffer Tekin... 17 Mayıs 2006'a Danıştay'a yapılan saldırı ve daha öncesinde 5, 10 ve 11 Mayıs'ta, Cumhuriyet Gazetesi'ne el bombası atılması ile bağlantılı olaylar kapsamında yürütülen soruşturmada aranan ve olayları organize eden çetenin başı olduğu iddia edilen eski yüzbaşı. Kendisini tanır mısınız? Kimdir Tekin?

Kendisi ile toplam 3-4 kez sohbet etmişimdir. Ünlü Tuzla olayları vesilesi ile askeri çevrelerde saygınlığı bulunan ve Kadıköy'deki ofisi sevenleri tarafından dolup taşan bir insan. Kendisi ile Oktay'la olduğu gibi tanışıklığımız, arkadaşlığımız söz konusu olmadığı için, benzer derinlikte yorumlar yapamam ama bende bıraktığı izlenim karakter olarak bu tarz bir eylem yapısına destek verecek biri değil. Kendisi ile Danıştay saldırısının hemen öncesinde tanıştırıldım. Ofisinin Danıştay saldırısı öncesinde tam bir bal tuzağına dönüştürüldüğünü gözlemledim. Şöyle bir ortam düşün: Kapısı sürekli açık bir ofis ortamı, her gittiğinde içerisi dolu, birileri sürekli girip çıkıyor ve Muzaffer Tekin'le durmadan birileri tanıştırılıyor. Danıştay saldırısında tetikçi olarak kullanılan Alparslan Aslan'da bu tanıştırılanlar grubundan zaten. Ofis adeta bir dergaha dönüşmüş, vatan-millet meseleleri konuşuluyor. Danıştay saldırısının hemen öncesinde ofisine "tanışma" bahanesi ile getirilen isimleri kontrol edenlerle; Muzaffer Tekin'i Danıştay saldırısı sonrasında yanlış yönlendirerek, medyaya "Kaçak yüzbaşı aranıyor" manşetlerinin attırılmasına vesile olanlar aynı isimler. Bizim "Muzaffer Tekin intihar etmeden bir gece önce, bir gece sonra" başlıklı yazımızla bu süreci bütün ayrıntıları ile anlatmamızdan sonra zaten Aydınlık da bu ekibi deşifre etti. Fakat daha da önemlisi; aynen Oktay Yıldırım gibi, Muzaffer Tekin de, ilişki ağı nedeni ile ABD'nin 2020'lerin general kadrosunu şekillendirme operasyonu için değerli bir zıplama tahtası olarak kullanılabilirdi ve kullanıldı.

Susurluk sanıkları İbrahim Şahin, Korkut Eken ve Sami Hoştan ile de fotografları ortaya çıktı Tekin'in...

İstihbaratçı astsubayın bagajından silah çıkmasına şaşırıldığı zamanlar; yüzü boyalı komando askeri görünce şaşıran Taha Akyol aklıma geliyor. Bu isimlerin birbirini tanıyor ve dolayısı ile bir vesile ile fotoğraf çektirmiş olmasının ne anlamı var? Tabi ki; Muzaffer Tekin'in Korkut Eken'i tanıma ve aynı karede yeralma ihtimali; Sibel Can'la aynı karede yeralma ihtimalinden daha yüksek. Bunlar asker, bunlar özel harekatçı, bunlar aynı çevrelerden gelen insanlar. Bir yerde, bir organizasyonda karşılaşmış olma ihtimalleri çok yüksek. Türkiye'de gazeteciliği bu kadraj mühendisliği üzerinden öldürdüler. At gazetecinin önüne bir fotoğraf; yazsın dursun. Hem artık Google Earth çıktı; doğru açı ve odaklanma derecesi ile hepimiz aynı kadrajdayız. Kadraj mühendislerine duyurulur.

Muzaffer Tekin ile birlikte Oktay Yıldırım'ın fotografları da medyada yer aldı... Tekin'in ayrıca Susurluk sürecinin önemli aktörlerinden emekli orgeneral Veli Küçük ile fotografları da keza öyle... Bir de, aşırı sağcı avukat Kerinçsiz de girdi kimi fotograf karelerine. Bu nasıl bir buluşmadır?

Çok basit. Bu Beyazıt Meydanı'nda bir buluşmadır. Boğazlıyan Kaymakamı'nı (Kemal Bey) anma töreni vesilesi ile büyük bir kalabalık toplanmıştır ve medyanın diline pelesenk olan resimler o mitingde çekilmiştir. Cihan Haber Ajansı'nın foto mubairlerinin o mitingde nasıl profesyonelce çalıştıklarını bizzat gözlemledik. Cihan Haber Ajansı bu kapsamda o günden dikkatimizi çekmişti. Bu mitinge ulusalcı/ milliyetçi cenahtan bir çok isim katılmıştır ve kadraj mühendisliği üzerinden medya operasyonları planlayanlar için bütün kadrajlara müsait kalabalık bir ortam vardır. Ama gerçeği öğrenmek isterseniz şunu bulursunuz: Muzaffer Tekin ile Veli Küçük'ün arası limonidir ve çok muhabbetleri olduğu söylenemez.

Neden limonidir?

Nedenini bilemem ama illa bir yorum istiyorsanız kişisel gözlemim şu ki; Muzaffer Tekin yapısı itibarı ile macerayı seven bir yapıya sahip değil. Ayrıca ismine yönelik bir karalama girişimine karşı fazlası ile hassas, sürekli askerlik onurundan sözeden bir insan. Milliyetçilik adına hareket ettiğini iddia eden bir çok isim hakkında neler söylediğine bizzat şahit olduğum için, onun da Veli Küçük'e mesafeli yaklaştığını düşünüyorum. Neticede intihar girişiminde bulunması da , medyada isminin afişe edildiği noktada oldu ve bunu kendine yediremedi.

Bunların tümü bir tesadüften mi ibaret?


Bunlar istihbarat servislerinin ustası olduğu cinsten tesadüflerdir. Aşık olduğunuz kadının ajan olduğunu yaşamadan, bu ustalığın derinliğini de, çirkefliğini de kavrayamazsınız. O yüzden külli tesadüfler yaradana -hangisine inanıyorsanız- cüz-i tesadüfler yaratıldığı halde, tanrıyı oynamaya heveslilere aittir. Şahit olduğumuz bu operatif süreçte de, tesadüf gözüken ama olmayan bir çok unsur mevcut. Önümüze serilen kadrajlardan bir çoğu bu tesadüf mühendisliğinin eseri.

Tekin, Danıştay saldırısının ardından kaçak duruma düşüp, kalbine 2 kere bıçak saplayarak intihar girişiminde bulundu? Sizce bunun anlamı neydi?


Muzaffer Tekin o süreçte; bir ekip tarafından yanlış yönlendirilerek, saklanmaya ikna edildi. Zaten bizim konu ile ilgili yayınımızdan sonra, Aydınlık Dergisi de aynı ekibi kapaktan deşifre etti. O ekibin o sırada Muzaffer Tekin'in yanında olması da daha önce bahsettiğimiz tarzda bir tesadüftü. Neticede Muzaffer Tekin duygusal yapısı ile; medyada düşürüldüğü konumunda etkisi ile bu tarz bir girişimde bulundu ama başarılı olamadı. Aslında bu intihar girişimi ile daha büyük bir planı bozdu. Muzaffer Tekin'i saklandığı villada Cem Ersever gibi öldürülüp, cinayeti onu oraya saklanmaya ikna edenlerin üzerine yıksalardı, daha mükemmel bir senaryo olacaktı. Ama bu intihar girişimi büyük ihtimalle Muzaffer Tekin'in hayatını kurtardı.

Danıştay'a saldırıyı gerçekleştiren Alparslan Arslan ile Muzaffer Tekin arasında sizce nasıl bir bağ var ve Arslan kimdir?

Benim bildiğim kadarı ile; Alparslan Arslan, "tanıştırılmak" bahanesi ile Muzaffer Tekin'in ofisine getirilen yüzlerce kişiden biri. Bunu anlamak için bir kaç kez Muzaffer Tekin'in ofisine gidip, oranın nasıl bir dergaha dönüştüğünü görmeniz lazım. Girenin çıkanın haddi hesabı yok ve sürekli kapısı açık bir ofiste herkes oturup sohbet ediyor. Dolayısı ile, Danıştay için tetikçiyi belirleyenlerin, senaryonun işlemesi için yapmaları gereken tek bir şey vardı: Alparslan Aslan'ı "milliyetçi çocuk" kisvesi altında ofise getirip tanıştırmak ve bir kaç kez
"Abi nasılsın?" telefonları ettirmek. Alparslan Aslan'ın Muzaffer Tekin bağlantısı altında temeli olmadığı halde bu kadar deşilirken, niye Fetullah cemaati ile, Bulgaristan bağlantılarının üzerine gidilmiyor.

Fethullah Gülen cemaati ile Bulgaristan bağlantıları derken... Bunu açar mısınız?


Bulgaristan ABD'nin askeri üsleri ve MOSSAD'ın yapılanması açısından ilginç bir bölge. Alparslan Aslan'ın kendisinin ve bağlantıda olduklarının bu ülkeye ziyaretleri gündeme geldi. Medyayada yansıdığı üzere, Fetullah Cemaati ise Alparslan Aslan'ın Maslak'taki hocasının bağlı olduğu cemaat. Bu bağlantıya, Hrant Dink suikasti sonrasında Erhan Tuncel vakasında da yaşadık. Erhan Tuncel'in de o cemaatle bağlantısı ortaya çıktı. Emniyet İstihbarat Daire Başkanı Ramazan Akyürek'in Erhan Tuncel'le ilişkisi ve resmi sicillere giren Fetullahçı ibaresi mevcut. Ama kimse nedense Fetullah-ABD ekseninde bir senaryoya dokunmak istemiyor. Halbuki Türkiye'de hala cesur gazeteci varsa şu soruyu araştırması lazım: Türkiye'de bazı cemaatlerin silahlı örgütleri var mı? Fetullah Cemaati bunlardan biri mi? Bu şüphe ile zamanında Asya Finans eksenli bir soruşturma- inceleme yapıldı ama daha sonra üstü örtüldü mü? Neticede ortada; bir askeri bilim olarak beyin yıkama sanatı ile, istihbarat örgütlerinin insan havuzu olarak kullandıkları cemaat yapılarının ilginç bir bileşimi mevcut. Bu bileşimden uzun vadede siyasetçi, kısa vadede tetikçi çıkarabilirsiniz.

Bu ilişkiler ağına Kuvvai Milliye Derneği Mersin Şube Başkanı Bekir Öztürk de karıştı... Öztürk bu ekiple nasıl bir iletişim içindeydi?

Bekir Öztürk; Kuvvai Milliye Derneği'nin başkanı. Düğün salonlarında silah üzerine yemin ettirecek kadar kuvvacılığın ruhundan uzak olanların yönettiği Kuvayi Milliye Derneği'nin değil. İki farklı dernek ama isimleri üzerinden yapılan manipülasyonun ve bilgi çarpıtmasının haddi hesabı yok. Öztürk; kuvvaimiliye.net sitesinin sahibi olarak; aynen bizim gibi, ulusalcı/milliyetçi cephedeki bir çok isimle tanışıklığı olan, sitesinde köşe açan, kendi kısıtlı imkanları ile tamamen yasal ve meşru bir zeminde kamuoyunu bilinçlendirme adına faaliyetler yürüten bir insan. Muzaffer Tekin'le tanışmışlığı bile yok. Kemal Kerinçsiz ve Oktay Yıldırım'ı tanır ve zaten Kemal Kerinçsiz'le yollarını ayıran süreç; Oktay Yıldırım'ın Kemal Kerinçsiz'in ofisinde uğradığı saldırı ile noktalandı.

Paramiliter güçler, dava arkadaşlarına, Mersin'de bayrak, Kur'an ve silah üzerine yemin ettirecek kadar da ritüel ve öfke sahibi...


İki konuda anlaşalım: O yemini ettiren Fikret Karadağ. Karadağ Kuvvayi Milliye Derneği'nin başkanı... Bekir Öztürk, Kuvvai Milliye Derneği'nin başkanı. Fakat Karadağ'ın hataları üzerinden Kuvva ismi ve onun üzerinden de Bekir karalanmaya çalışılıyor. Haketmeyenlere namus pankartı taşıttırıp, namusu savunulmaz hale getirmek psikolojik harbin en eski sanatıdır; fahişelik kadar eski olmasa bile. İkincisi ise, medyaya lanse edilen bu isimler, haklarındaki iddiaların doğru veya yanlış olmasından bağımsız olarak, paramiliter güç değildir. Bunlar medya tarafından paramiliter güç olarak lanse edilerek, bugün İstanbul başta olmak üzere Türkiye'ye hakim olan esas paramiliter güçler perdelenmektedir. İstanbul'un hangi plazasında CIA'nın, hangi alışveriş merkezinde MOSSAD'ın, hangi üniversitede BND'nin yapılanmasının olduğunu merak etmeyen; bu yapıların mafya ve intellijensiya ile nasıl içiçece geçtiğini araştırmayan bir medya, üç beş el bombası üzerinden çok ucuz kahramanlık yapıyor. Bu ülkede en büyük paramiliter güç, mafya uzantılı yabancı istihbarat örgütleri ve "Gladio" olarak kodladığımız yapıdır.

Öztürk ve aynı derneğin İstanbul Şube Başkanı olan arkadaşınızın arasında nasıl bir hukuk bulunuyordu?

Arkadaştılar. Bekir Öztürk Mersin'de yaşadığı için sık görüşmeseler de, iki arkadaş ve bir derneğin iki üst düzey yöneticisinin olabileceği şekilde normal bir iletişimleri vardı.

Muzaffer Tekin ile Veli Küçük arasında nasıl bir bağ mevcut?

Bildiğim kadarı ile, 2005 yılında Beyazıt'taki mitingde karşılaşmaları dışında son yıllarda görüşmediler.

Tekin ile Oktay Yıldırım'ın ilişkisi ne zaman doğdu? Aralarındaki diyalog nasıldır?

Tekin ile Oktay'da zamanında tanıştırılmış ve Kemal Kerinçsiz ile Oktay Yıldırım arasındaki olaya kadar çok sıcak, dışardan gözlemleyenlerin ve Oktay'ın da kendisinin "baba-oğul ilişkisi" olarak nitelendirebilecekleri kadar samimi bir ilişkiler vardı. Fakat o olay sonrasında araları soğudu ve çok ender ve mesafeli görüştüler.

Ankara'da, yari askeri bir yapıdan daha sözedilmiş ve aralarında emekli askerlerin bulunduğu "Atabeyler Çetesi" operasyonu kamuoyuna duyurulmuştu... Bu operasyonun akıbeti ne oldu?

Atabeyler operasyonu Ümraniye operasyonundan çok önce kamuoyuna duyuruldu. Atabeyler bir çete değil; legal ama informal bir organizasyondur. Dünyanın her ordusunda bulunan, savaş anında işgal durumunda devreye girecek olan özel kuvvetler yapılanmasıdır. Bugün Bağdat'ta gördüğünüz direnişin çekirdeği Irak'ın Atabey "çeteleridir." Bu mekanizmalar barış zamanında da düzenli şehir tatbikatları yaparlar; kimsenin ruhu duymaz. Duymaması da gerekir. Bir ülkenin en doğal bağışıklık sistemi mekanizmasını kamuoyuna çete olarak sunulması; devletimizin iç kontrol mekanizmasının ne kadar dağılmış ve koordinasyonsuz olduğunu göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendi kuyruğunu yiyen bir yılana benzemektedir gün geçtikçe...

KUTLU ESENDEMİR


YENİ HARMAN

21 Aralık 2009 Pazartesi

Doğu Perinçek'in Ergenekon Davasındaki Savunması





İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı’na
Dosya No: 2008/209

Konu: Sorgu özeti

Konu başlıkları
• 1 I. GİRİŞ
• 2 II.UYDURMA FİİLLER VE GERÇEKLER
o 2.1 BİRİNCİ UYDURMA:BİLECİK TOPLANTISI
o 2.2 İKİNCİ UYDURMA:GEN. VELİ KÜÇÜK’ÜN TALİMATI
o 2.3 ÜÇÜNCÜ UYDURMA:PERİNÇEK VE ARKADAŞLARI HAZIRLADI
o 2.4 DÖRDÜNCÜ UYDURMA:“ARZ EDERİM” SAHTECİLİĞİ
o 2.5 BEŞİNCİ UYDURMA:“TÜRK SUBAYLARI DOĞU PERİNÇEK’İN ORGANİZESİYLE PKK’YA 6 BİN SİLAH VERDİ” HAİNLİĞİ
o 2.6 ALTINCI UYDURMA:“ORG. ÇEVİK BİR, KIRIKKALE MKE’DEKİ SABOTAJI YAPTIRDI” HAİNLİĞİ
o 2.7 SEKİZİNCİ UYDURMA:DOĞU PERİNÇEK PKK KURUCUSU VE PKK’NIN İKİNCİ LİDERİ

I. GİRİŞ

KARANLIK BIRAKILAN TEK NOKTA KALMAYACAK!
Sayın Başkan, Sayın Yargıçlar, İşçi Partisi Genel Başkanı ve yöneticileri hakkında karanlık kalan tek nokta bırakmayacağız. Suçlamalarla ilgili aydınlatılmayan, çürütülmeyen, eksik kalan, bulanık kalan tek bir nokta görürseniz, lütfen sorunuz. İddia kürsüsünde oturanlar da sorsunlar. Ceza Yargılaması Hukuku’na aykırı sorular da sorsunlar. Avukatlarıma rica ediyorum itiraz etmeyecekler. İddia sahipleri, yasadışı kanıtlarını da toplasın getirsinler. Gizli dinlemelerini, sinsi gözlemlerini, gelmiş geçmiş bütün raporlarını getirsinler. Hepsi, onların suçunu kanıtlayacaktır. Zaten tepeden tırnağa yasadışılığa ve suça batmış durumdalar. Halkın önünde her şeyi açıklamaya hazırız. Bu Ergenekon tertibini bütün boyutlarıyla, Türkiyemizi hedef alan bütün derinliğiyle kulağından tutup kamuoyunun önüne çıkaracağız. Tertibin suçlularını yargılayacağız burada! Sorgumun sonunda soruları bekliyorum. Sorun ve bu işi burada bitireceğiz! Ertelenmesi, Türkiye’ye karşı suç olur.

TUNCAY GÜNEY YOKSA ÖRGÜT DE YOK

Bu davanın iskeletini, omurgasını, çekirdeğini Tuncay Güney kurmuştur. Bu davaya ille bir isim takılacaksa, “Tuncay Güney Davası” demek yerinde olurdu.
İddianamenin omurgasını, 1. Tuncay Güney ile 2001 yılında yapılan Mülakat, 2. Tuncay Güney’in Mülakatı’na dayanılarak yapılan şema, 3. Tuncay Güney’in polise verdiği belge çuvalı oluşturmaktadır.
ÇEKİN BU OMURGAYI, İDDİANAME BİR ET YIĞINI GİBİ YIĞILIR KALIR. Tuncay Güney’i çıkartınız bu dava dosyasından… Örgüt kalmaz! Örgütü kuran, temeli atan, çekirdeğini tayin eden, yöneticilerini atayan, bağlantıları ören, olayları imal eden, özetle senaryoyu kurgulayan, televizyon ekranlarına baktığınız zaman, hep Tuncay Güney. Bu İDDİANAME’DE TUNCAY GÜNEY’İN ADI 487 KEZ GEÇİYOR. RAKİPSİZ BİR NUMARA!
Meczup yok! Oval ofis var! Tuncay Güney, görünüşte “Asrın Örgütü”nü kurmuş. Mülakatı’nı izleyen çok yüksek ve seçkin şahsiyetler, bu adam “meczup” diyor. Söyledikleri “deli saçması” , “kepazelik”, “rezillik”, “hokkabazlık” diye niteleniyor. İşte en büyük yanılgı buradadır. Bir meczup, bir hokkabaz Türkiye’yi parmağında oynatabilir mi? Bir millet, deli saçmalarıyla makaraya sarılabilir mi? Savcılıklar, tutuklama makamları, bir meczubun esiri haline düşer mi? Bir meczubun şemasını MİT resmi belge haline getirip 2002 yılından itibaren devlet içindeki darbe ve tertiplerde kullanır mı?
İddianame, Tuncay Güney’in eseri!
Tutuklanmalar, Tuncay Güney’in talimatı!
MİT şeması, Tuncay Güney’in kurgusu!
Bu işler, bir meczubun işleri değil!

— Kasette izlenen “deli saçmaları”nı kim İddianame haline getirmiş? — Savcı Zekeriya Öz ekibi! O zaman kasette izlediğiniz Tuncay Güney, Zekeriya Öz olmuş.

Peki, 2006’da kim “Ulusalcı dalganın üzerine gidin” fetvasını vermiş?
— Fethullah Hoca!

Bu durumda kasetteki Tuncay Güney, Fethullah Hoca’nın ta kendisi oluyor!
— Kim önüne konan Tuncay Güney Mülakatı’ndan üretilen görüntüleri izledikten sonra, delillendirin, savcıları bulun, onları tutuklayın talimatı vermiş?
— 2006 yılı Mayıs ayında Tuncay Güney Abdullah Gül olarak sahneye çıkıyor! Bakınız Tuncay Güney, Abdullah Gül kimliğiyle karşımıza çıktı.
— Kim ben Ergenekon Davasının savcısıyım diye göğsünü gere gere son görevini açıklamış? — BOP Eşbaşkanı Tayyip Erdoğan.
Meğerse BOP Eşbaşkanı, Tuncay Güney’den başkası değilmiş.
— Peki, kim BOP Eşbaşkanı’na bu onurlu görevi vermiş?
— ABD Başkanı Bush, 5 Kasım 2007 günü Beyaz Saray Oval Ofisi’nde.
İşte meczup dediğimiz, Tuncay Güney’in kökünü bulduk.
Tuncay Güney, “Ulusa Sesleniş” konuşmasını aslında Oval Ofis’ten yapıyor.

SAVCILARIN İTİBARLI, GÜVENİLİR, SAMİMİ DAYANAĞI TUNCAY GÜNEY

Kimileri Tuncay Güney’i abarttığımızı düşünebilir. Gerçeğe bakalım! Savcı Zekeriya Öz, Genelkurmay Başkanlığı’nın, Jandarma Genel Komutanlığı’nın yolladığı yazılara itibar etmiyor, onları samimi bulmuyor, hatta onları suçlu olarak görüyor. Ama Tuncay Güney’in her söylediğini başının üzerinde tutuyor. İddianame’nin en itibarlı, en güvenilir, en samimi şahsiyeti Tuncay Güney’dir. Tuncay Güney, Savcı Zekeriya Öz’ün itibar kaynağıdır ve itibar şampiyonudur. Yine Danıştay suikastını yapanlardan Osman Yıldırım’a da Savcı Zekeriya Öz sonuna kadar güvenmekte ve itibar etmektedir. Bu davanın savcıları ile Tuncay Güney, birbirlerine çok yakışıyorlar. Çünkü itibar, güven ve samimiyet ölçüleri aynıdır. Savcı Zekeriya Öz ile “Osmanım” diye aşırı muhabbet taşıdığı, Atatürk’e alçakça “İngiliz piçi” diyen Osman Yıldırım da birbirlerine çok yakışıyorlar.

BÜYÜK SUÇLAR VE SUÇLULAR

Demek ki Tuncay Güney meczup değilmiş. Tuncay Güney’in meczup olmadığını aslında ona meczup diyenler de en sonunda anladılar. Bir komutanımız hemen geçmişini gözden geçiriyor. 1995 Çelik Harekâtı’nı yapmış, Kardak Operasyonu’nun emrini vermiş. Büyük suç!
Diğer komutanımız, ABD’nin Kuzey Irak seferine karşı dik duruşunu hatırlıyor. Büyük suç!
Eski YÖK Başkanımız kendisini temize çıkarıyor! Ben sapına kadar Amerikancıyım diyor. O, gerçekten suçsuz! Çünkü suçluyu da suçsuzu da Amerika belirliyor; savcılar ve yargıçlar değil. Tuncay Güney, Eski YÖK Başkanı’nın bu beyanatını Oval Ofis’ten mutlaka izlemiştir. Madalyasını yakında yollayacaktır.
İşçi Partisi Genel Başkanı olarak, İddianame’de bana yöneltilen suçlara bakıyorum. Özeti: Kemalist Devrim’i tamamlama kararlılığı! ABD emperyalizmine ve Haçlı İrticaya karşı vatanı savunmak, halkı savunmak!

HEDEFTE TEMİZLER VAR KİRLİLER DEĞİL

Kamuoyunda dolaştırılan en şaşkın söylenti, bu davada sap ile samanın birbirine karıştırıldığı, temiz insanların kirli insanlarla aynı sepete konduğudur. Temiz ne demek? Temiz olmak, - Çelik Harekâtı’nı yapmak, - Kardak Harekâtı’nı yapmak, - ABD’nin Irak’ı ve Türkiye’yi parçalamasına direnmek, - NATO’dan çıkmak, - Türkiye’nin bağımsız olarak Avrasya’daki yerini alması, - Atatürk Devrimi hedefine bağlanmak ise, bu dava, tam hedefine yönelmiştir. Oval Ofis’ten verilen talimat, doğru uygulanmaktadır. Herkes örgüt şemalarına iyi baksın! O şemalarda yöneticiler, Org. Kıvrıkoğlu, Org. Eşref Bitlis, İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek var! Bu davada hedef, Oval Ofis’te tanımlanmış bir suçları bulunmayan 20 yaşlarındaki Vatan Bölükbaş’lar değildir. Herkes uyanmalı ve büyük tertibi görmelidir. Hiç kimse bu davada olmayan bombalarla, uydurma krokilerle suçlanmıyor. Suç, Atatürk Devrimi’ni taammüden savunmak!

NATO’DAN ÇIKALIM GLADYO’NUN KÖKÜ KAZINIR

Tuncay Güney, Türkiye’nin patlayan çıbanıdır; Türkiye’nin irinidir. Türkiye, son 60 yılda Kemalist Devrimi yıka yıka kendi eliyle imal ettiği bu zavallı çocuklarının üstünde tepinerek bu karanlık tertipten kurtulamayacaktır. Artık herkes, Maşallah, Kontrgerilla düşmanı, Gladyo düşmanı, Susurluk düşmanı, çete düşmanı, mafya düşmanı oldu. Türkiye fırsat yakalamış, öyle diyorlar. Başımızda Obama, Fethullah Hoca, Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan elimizde F tipi polis kadroları, Gladyo’yu ve Susurluk’u temizliyoruz! Türkiye, neyin fırsatını yakalamış? Düşman, Kemalist Devrim’in son kalelerini de yıkacak! Ordu’nun direncini kıracak. İşçi Partisi’ni etkisiz hale getirecek. Vatansever güçleri sindirip bir Mafya-Tarikat-Gladyo rejimini kurmanın eşiğine gelmiş, son hamlesini yapıyor. Şaşkınlarımız, saf yüreklilerimiz; ABD’nin Sözleşmeli personelinden Mafya-Tarikat güçlerinden, BOP Eşbaşkanlarından, Deniz Feneri soyguncularından, çocuklarına yüz metrelik gemicikler alıp, eşlerinin parmaklarına 40 milyarlık yüzük takanlardan, Dolmabahçe Sarayı’nın eşyalarına bile göz koyanlardan temiz toplum kurmalarını bekliyor. Gafillerin ve hainlerin tertiplerine, psikolojik savaş yalanlarına kanmak için ne kadar arzulu insanımız var! İkiyüzlülüğe izin veremeyiz! Susurluk’un, Gladyo’nun kökünü kazımak mı istiyoruz, yapılacak tek iş vardır: NATO’dan çıkmak!
NATO’dan çıkalım, Uğur Mumcuları kimse vuramaz!
NATO’dan çıkalım, Eşref Bitlis’in uçağını kimse düşüremez.
NATO’dan çıkalım, 1 Mayıs katliamları son bulur.
NATO’dan çıkalım, Kahramanmaraş’ta canlarımızı artık kimse baltalarla öldüremez!
NATO’dan çıkalım, kimse Atatürk Kültür Merkezi’ni kundaklayamaz!
NATO’dan çıkalım, kimse Madımak Oteli’ndeki o güzel aydınlarımızı cayır cayır yakamaz!
NATO’dan çıkalım, benim canım yerdeşlerim Kemaliye Başbağlar köylülerini kimse kurşuna dizemez!
NATO’dan çıkalım, Hırant Dink’i kimse öldüremez.
NATO’dan çıkalım, PKK terörünü, Hizbullah maskeli terörü kimse besleyemez!
NATO’dan çıkalım, Gazze halkına en büyük yardım budur!
NATO’dan çıkalım, Irak halkına en candan selam budur.
NATO’dan çıkalım!
İkiyüzlülüğü bırakalım!

NATO’DAN ÇIKMAK “YURTTA BARIŞ, CİHANDA BARIŞ”IN BUGÜNKÜ GÖREVİDİR!

Gladyo’yu temizlemek istiyor muyuz, tek çare vardır: Atatürk’ün demir süpürgesi! Atatürk’ün döneminde bu terör belası var mıydı? Hatta 1960’ları hatırlayınız, şu patlayan bombalar, havalara uçan kollar bacaklar var mıydı? Şu koruma ordularına bakınız, Türkiye Atatürk Devrimi dönemlerinde böyle miydi? Nerde o devrimin, o bağımsızlığın getirdiği barış ve huzur, o kardeşlik, o mahalle ilişkileri, o arkadaşlıklar ve sevdalar? Bu kan revanın ortasında, Türkiye’nin ilerlediğini, kalkındığını hangi mezhep söyleyebilir? Buradan İşçi Partisi Genel Başkanı olarak bütün milletime sesleniyorum: NATO’dan çıkalım Gladyo’nun kökünü kazıyalım! Bütün partiler, örgütlere aynı çağrıyı yapıyorum: NATO’dan çıkalım Gladyo’nun kökünü kazıyalım!
Kim Susurlukçu kim değil, mihenk taşı, bu çağrıya verilen cevaptadır. Kimse milleti aldatmasın! İkiyüzlüler meydana çıksın! Milletimiz kimseye aldanmasın!

“BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ” DİYE İDDİANAME YAZILMAZ!

Ceza yargılaması, fiillerle ilgilenir. Suç olduğu iddia edilen fiilleri tek tek ele alacağız. Fiiller, zamanla belirlenir. Bir iddianamenin hukuki değerinin birinci ölçütü, fiiller, insan somutluğudur; gerçekliğidir; zamanın içindeki yeridir. O nedenle hukukçu, hemen ilk sayfada yazılan “Suç Tarihi”ne bakar. Biz de bakıyoruz. Tarih: 12 Haziran 2007. Yani Ümraniye’de bulunduğu söylenen bombaların, yine bulunduğu rivayet edilen tarihi. Ancak İddianame’nin içini açıyoruz. Milattan önce binlerce yıl derinliğine kadar gidiyor. SUÇ OLDUĞU İDDİA EDİLEN SOMUT FİİLLER BULUNMADIĞI İÇİN, SUÇ TARİHİ DE SAPTANAMIYOR. “Bir varmış bir yokmuş, deve tellal iken, pire berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken” diye iddianame yazılmaz. Bu İddianame’de bizleri suçlayan bütün olaylar, “deve tellal iken” gerçekleşmiştir. İddianame’nin en büyük gerçeği budur. Şimdi tek tek ispatlayacağız. Tartışmasız olarak ispatlayacağız. Kesinleşmiş mahkeme karalarıyla ve tartışmasız resmi belgelerle ispatlayacağız!

II.UYDURMA FİİLLER VE GERÇEKLER

BİRİNCİ UYDURMA:BİLECİK TOPLANTISI

“Ergenekon Yeniden Yapılanma” temel belgesini, Doğu Perinçek, Suphi Karaman, Hasan Yalçın, Deniz Bilge, Erol Bilbilik BİLECİK’te hazırladılar.” (İddianame, s. 56, 887, 1408, 1522, 1552 ve diğer yerlerde) Kanıt: Tuncay Güney ile Mülakat.
Açıyoruz Tuncay Güney ile Mülakat’ın ilgili bölümlerine (s.26, s. 81–84) bakıyoruz. Bilecik’te hazırladılar diye bir suçlama yok. Soldan sağa okuyoruz, Yok! Sağdan sola yazabilirler diye bir de öyle okuyoruz yine Yok! İddianame’yi yazanlara Tuncay Güney’in kurgulanmış Mülakat’ı dahi yetmemiş. Bir kuruluş eylemi gerekli… Yok! O zaman uydurmuşlar. Uydurma eylemi, Mülakat Özeti’nde başlıyor. F tipi polisler, Mülakat’ı özetlerken uydurmuşlar. Ancak ben, Emniyet sorgusunda uyardım, “Bilecik toplantısı”, “Bilecik’te hazırlama diye bir şey yok” diye anlattım. Savcılar, bu beyanlarım karşısında uydurmadan vazgeçebilirlerdi. Vazgeçmiyorlar. Uydurmada ısrar ediyorlar. Yalanı bile bile iddianameye de yazıyorlar. Kasıt unsuru tamam! İddianameyi imzalayanların birinci suçudur bu!
Fiil uydurmak! Suç uydurmak! Mahkemeyi yanıltma girişimi! Kamuoyunu kandırmak! İftira fabrikasyonu!
Bunların hepsi suçtur!

İKİNCİ UYDURMA: GEN. VELİ KÜÇÜK’ÜN TALİMATI

“Doğu Perinçek ve arkadaşları Ergenekon Yeniden Yapılanma belgesini Veli Küçük’ün talimatıyla yazdılar.” (İddianame, s. 56, 887. 1408, 1522, 1552 ve diğer yerlerde) Kanıt: Tuncay Güney ile Mülakat.
İddianame’yi yazanların bu iddiası da uydurma. Mülakat’ta böyle bir yalan yok! İddianame yazarları, Tuncay Güney’in bile söylemediği yalanı uydurmuşlar! Dahası Tuncay Güney, tam tersini söylüyor: “SORGUCU: İşaret eden kim? TUNCAY GÜNEY: Neyi işaret eden? SORGUCU: Siz gidip bu adamlardan faydalandınız. Ergenekon’un Yeniden Yapılanması’nda faydalanın diyen kim? TUNCAY GÜNEY: Veli paşa faydalanın demedi. (…) Kendi söylemedi. Doğu Perinçek, bunlarla [Perinçek’in Genel Başkan Yardımcıları] çalışıyor. SORGUCU: Siz Doğu Perinçek’e gittiniz. Doğu Perinçek, bunlarla kendisi hazırladı. TUNCAY GÜNEY: Evet (…) SORGUCU: Niye buna ihtiyaç duydu? Örgüt, Ergenekon pasif durumda mıydı? TUNCAY GÜNEY: Hayır partilerde bir Anayasa Taslağı vardır.” İddianameyi yazanlar, bir kez daha uydurmuşlardır. İkinci suçları budur!

ÜÇÜNCÜ UYDURMA:PERİNÇEK VE ARKADAŞLARI HAZIRLADI

“Bilecik toplantısı” Mülakat’ta yok. Yalan! Savcılar uydurmuş! “Veli Küçük’ün talimatı” da Mülakat’ta yok. Hatta tam tersi söyleniyor. Bu yalanı da savcılar uydurmuş. Peki, İP Genel Başkanı Doğu Perinçek ve üç Genel Başkan Yardımcısı, Ergenekon temel belgesini hazırlamışlar mı? Bu iddia da uydurma! Mülakatı baştan sona okuyunuz, tekrar tekrar okuyunuz! Tuncay Güney böyle bir yalanı söylemiyor. Bu yalanı da, Tuncay Güney’in Mülakatı’nda olmadığı halde, İddianame’yi yazanlar uyduruyorlar! Uydurmaya mecburlar! Çünkü kendilerine örgüt imal etme görevi verilmiş! Tuncay Güney’in söylediği şu: Doğu Perinçek ve Suphi Karaman, Hasan Yalçın, Erol Bilbilik, Deniz Bilge, partileri için “bir Anayasa Taslağı” hazırladılar. Bu metnin adı: “Devletin Yeniden Yapılanması”. Bu metin, İşçi Partisi başkanlık kurulu kararı! Dava dosyasındaki belgelerde, üzerinde “İP Başkanlık Kurulu Kararı–25 Kasım 1999” diye açıkça yazıyor! İP Başkanlık Kurulu Kararı olan “Devletin Yeniden Yapılanması” bir bakıma bir anayasa önerisi taslağı! İP Başkanlık Kurulu Kararı ile “Ergenekon Yeniden Yapılanma” arasında en küçük benzerlik bile yok! Her iki metin arasında ortak bir cümle dahi yok! İddianame’yi yazanlar, yine “hünerlerini” gösteriyorlar. Tuncay Güney’in Mülakatı’nda iki ayrı metin olarak geçen “İP Başkanlık Kurulu Kararı” ile “Ergenekon Yeniden Yapılanma” belgesini sürekli olarak birbirine karıştırıyorlar. Kasıtlı yapıyorlar bunu. Çünkü Tuncay Güney’in Mülakatı’nda böyle bir karışıklık yok. İki metin birbirinden ayrı:

“Doğu Perinçek’in Yeniden Yapılanma teorisi var. [İP Başkanlık Kurulu Kararı] Veli Paşa genişleterek tasarı yaptı.” (s.26) “Doğu Perinçek bize bir tez hazırladı. (…) Partilerde bir Anayasa Taslağı vardır.” (s.82–83)

Tuncay Güney’in yalanı, İddianame’yi yazanların uydurması yanında küçük kalıyor. Tuncay Güney, özetle şunu söylüyor: İşçi Partisi’nin hazırladığı taslak, Veli Paşa tarafından genişletilerek “Ergenekon Yeniden Yapılanması” tasarısı haline getirildi. Gerçekler, bu yalanı da çürütüyor: “Ergenekon Yeniden Yapılanma” belgesinin tarihi: 29 Ekim 1999. İşçi Partisi’nin “Devletin Yeniden Yapılanması” başlıklı Başkanlık Kurulu Kararı’nın tasarı olarak yayınlandığı tarih: 25 Kasım 1999. Önce Ergenekon belgesi yazılmış. Dolayısıyla o belgenin İşçi Partisi belgesinden yararlanarak yazılması mümkün değil. İçerik de bunu doğruluyor. İleride inceleyeceğiz, iki belgenin konuları ayrı, felsefeleri zıt, aralarında tek bir cümle benzerlik yok! İddianame’yi yazanların üçüncü suçu da budur.

DÖRDÜNCÜ UYDURMA:“ARZ EDERİM” SAHTECİLİĞİ

İddianame’yi yazanlar, Doğu Perinçek’in Veli Küçük’e “Arz ederim” diye biten bir mektup yolladığını iddia ediyorlar. (İddianame, s. 1415 ve diğer yerlerde).
İşte mektup burada! [Perinçek, adli görevli aracılığıyla mektubun örneğini Mahkeme Başkanı’na sunuyor]
Bu mektup, Dava Dosyasında var.Savcılar, mektubu görmüşler.Ama bakıyoruz, “Arz ederim” sözcüğü yok! [Doğu Perinçek, adli memur aracılığıyla Mahkeme Başkanı’na verdiği mektubun bir örneğinin de İddia Makamı’nda oturanlara verilmesini talep ediyor.]
Hani nerede, “Arz ederim” sözcükleri nerede?İddia Makamı’nda oturanlar İddianamelerine yazdıkları o iki sözcüğü Mahkeme’ye göstersinler!
Gösteremiyorlar!
Yine uydurmuşlar!
Yüzleri kızarmıyor mu, utanmıyorlar mı? Bu kez sahtecilik suçu işlenmiş. Doğu Perinçek’in Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e yolladığı mektubun sonundaki “Arz ederim” sözcüğü oradan kesme-biçme yöntemiyle alınmış, Sayın General Veli Küçük’e yollanan mektubun sonuna yapıştırılmış!
Buna ne demeli?
Dört kâğıtçılık yöntemi mi demeli, beş kâğıtçılık yöntemi mi? Savcılara, tertibi hazırlayanlar, resmi evrakta sahtecilik yapma yetkisi mi vermişler? Savcı sıfatını taşıyanlar, resmi bir evrak olan İddianame’ye, ellerindeki belgeleri bile bile, kasıtlı olarak değiştirerek, yeni sözcükler ekleyerek koyabilirler mi? Bunu yapanlara C. Savcısı denebilir mi? Herkes dese, babası Yargıtay C. Başsavcı Yardımcılığı yapmış olan Doğu Perinçek demez! Denebilir ki, yanlışlıkla yazmışlardır; Cumhurbaşkanı’na yazılan mektup ile General Veli Küçük’e yollanan mektubu karıştırmışlardır! Hayır, altını çiziyorum, bile bile, kasıtlı! Çünkü ben Emniyet ifadesinde, “Arz ederim” sözcüğünün o mektupta olmadığını açıkça söyledim; uyardım onları. Hata olsaydı, düzeltirlerdi. Demek ki, mahcup olmaktan korkmuyorlar. Yüzlerinin kızarması, onlar için bir utanç değildir. Psikolojik savaş görevi uğruna, onurlarını feda edebiliyorlar. Evet, bu davada İddianame’yi yazanların amacı, Mahkeme’yi ikna değildir; kamuoyunu psikolojik savaşla aldatmaktır! İşte uydurmalarla yürütülen psikolojik savaşın ispatı! 28 Mart 2008 tarihli Sabah gazetesinin birinci sayfa manşeti! Nal gibi harflerle! “Tuhaf Diyalog Perinçek’ten Küçük’e: Arz ederim” [Perinçek, Sabah gazetesini gösteriyor] Savcıların uydurması, daha İddianame yazılmadan Sabah Gazetesi’ne birinci sayfa manşeti oluyor.
F. Savcılığı ile Amerikancı liboş ve tarikatçı basın arasındaki yalanlarla, fabrikasyonlarla, uydurmalarla yürütülen işbirliğinin yüzlerce örneğinden yalnızca biridir bu “Arz ederim” imalatı! Yazmadığım, tek bir sözcükle Sabah gazetesine manşet oluyorum! Bana verilen öneme bakınız! Ama biz İşçi Partisi olarak, Diyarbakır’da binlerce Kürt kökenli yurttaşımızla ve binlerce Türkiye Bayrağıyla miting yaptığımız zaman, Sabah gazetesinde tek satırla yer alamıyoruz. Çünkü o Türk Bayrakları, binlerce Kürdün elinde, ABD’nin Diyarbakır’ı Kukla Devlete merkez yapma planını bozuyor! Bu iddianame, baştan aşağıya, İddianame’yi yazanların uydurmalarını ve suçlarını ve ABD güdümündeki tertibin zoraki yalanlarını belgelemektedir. İddia sahiplerinin dördüncü suçlarının özeti budur. Peki, General Veli Küçük’e o yedi satırlık mektup neyin nesidir? Bu mektup, Cumhurbaşkanı’na, bütün devlet ve hükümet yöneticilerine, TSK Komutanlarına, siyasal partilere, kitle örgütlerine ve basına yollanan dosyanın sunuş mektubudur. Dosyanın konusu, 4 Haziran 2003 günü TBMM’de onaylanan İkiz İhanet Sözleşmeleri’ne ilişkin görüşlerimizdir. Bu görüşleri, Çankaya’da beni kabul eden Sayın Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer’e sundum ve sözlü olarak açıkladım. Sayın Cumhurbaşkanı’ndan bu İhanet Sözleşmeleri’ni veto etmesini talep ettim. Ayrıca basın toplantıları yaparak kamuoyuna açıkladım.
E. General Veli Küçük, gazetelerden okumuş. 2003 Haziran ayının ilk yarısıydı, telefonla aradı. O sırada İstanbul İl Yönetim Kurulumuz ile toplantı halindeydim. 20’nin üzerinde Kurul üyesinin önünde konuştuk.
E. Gen. Veli Küçük, bir grup general arkadaşıyla bu İkiz Sözleşmeler konusunu görüştüklerini belirtip, sözleşmelerin içeriğiyle ilgili somut sorular sordu. Zaman zaman birlikte görüştükleri general arkadaşlarının da sesleri geliyordu; “Şu konuyu da sorun” diye.
Bir saat içinde dört kez telefon ettiler. Ben, bu kadar ilgilenmelerinden sevinç duydum. Cumhurbaşkanı’na, devlet yöneticilerine ve gazetelere verdiğim dosyanın bir örneğini de kendilerine yollayacağımı, ilgilendikleri bütün konuların bu dosyada ele alındığını belirttim ve dosyayı kendilerine yolladım. Nitekim Gen. Veli Küçük’ten ön yazı ve ekindeki Cumhurbaşkanı’na yollanan dosya içeriği aramada bulunmuş.
Aynı dosya, Cumhurbaşkanlığı Makamına baskın yapılıp arama yapıldığı zaman orada da bulunacaktır. İşçi Partisi’nde yapılan aramada, çeşitli devlet kurumlarına ve basına gönderilen örnekleri bulunmuş ve dava dosyasına konmuştur. Örneğin Cumhurbaşkanı’na, Milli Güvenlik Kurulu üyelerine ve gazetelere…
Bu İkiz Sözleşmeler, Türkiye Cumhuriyeti tarafından 40 yıl imzalanmamış, en sonunda ABD ve AB’nin baskısıyla hükümet tarafından imzalanmış, AKP iktidarı tarafından TBMM’den geçirilmiştir. Bu İkiz Sözleşmeler’de etnik gruplara ayrı devlet kurma hakkı tanınmakta, bölgelere kendi ekonomik kaynaklarına sahip çıkma yetkisi verilmekte ve etnik, mezhepsel, dinsel cemaatlere kendi eğitimlerini düzenleme hakkı tanınmaktadır! Bu İkiz İhanet Sözleşmeleri, PKK tüzük ve programını bile aşan bölücü hükümler taşımaktadır. Etnik bölücülük ve dinsel cemaatler böylece Türk Kanunlarına dayanma olanağını elde etmişlerdir ve taleplerini bu hükümlere dayanarak ileri sürmeye başlamışlardır.


BEŞİNCİ UYDURMA:“TÜRK SUBAYLARI DOĞU PERİNÇEK’İN ORGANİZESİYLE PKK’YA 6 BİN SİLAH VERDİ” HAİNLİĞİ

Savcılar, İddianamelerine TSK subaylarının, Doğu Perinçek’in “organizesi ve referansıyla” Barzani ve Talabani’ye 24 bin silah verdiklerini, bu silahların 6 bininin yine Türk Subayları tarafından PKK’ya teslim edildiğini yazabilmişlerdir (İddianame, s. 277, 278 vd, 1525 ve diğer yerler). Tek kanıtları, Tuncay Güney’in söyledikleridir (Mülakat, s. 39 vd, 111 vd).
Savcılara göre, Mehmetçiği vuran silahları ve kurşunları PKK’ya, Türk Ordusu vermektedir. 24 bin silahın bireysel veya grupsal bir girişimle Barzani, Talabani ve PKK’ya verilemeyeceği açıktır. Tuncay Güney, 24 bin adet silahı iki araba, iki “konteynıra” sığdırabilmiştir. Peki, Savcılar hangi vicdana, hangi mantığa sığdırabilmişlerdir?
Bu konularda uzman olan, İP Genel Başkan Yardımcısı E. General Servet Cömert ile yaptığımız hesaba göre, 24 bin silah, 120 ton ağırlığındadır ve silahların arasındaki hava boşlukları da hesap edildiğinde, bu kadar silah, en az 12 tırla götürülebilmektedir. Tırların büyüklüğüne göre bu konvoy 20 tıra kadar çıkmaktadır. Tırların boyu 13 metre 60 cm’dir. [Tırlarla ilgili bilgiyi Mahkemenize tek sayfa halinde şemalarla sunuyorum]
Trafik kurallarına göre tırlar arasında bırakılması gereken mesafe de dikkate alınırsa, bu konvoyun boyu 1,5–2 km’dir.
Aşağıdaki tabloda en çok kullanılan bazı tırların ölçülerini metre cinsinden bulabilirsiniz:

• L = Uzunluk
• W = Genişlik,
• H = Yükseklik,
• m3 = Toplam hacmi (metreküp)
• TIR TİPİ L W H m3 RESİM
• Tenteli TIR 13.60 2.42 2.40 79
13.60 2.42 2.60 86 Jumbo TIR 3.10 2.42 2.55 79
9.10 2.42 2.75 3.50 2.42 2.45 83 8.70 2.42 2.95 Treylerli normal TIR (Optima) 6.20 2.42 2.50 87
8.30 2.42 2.50 Treylerli Jumbo TIR 7.80 2.44 2.85 110
8.10 2.44 2.85 Normal Açık TIR upto 18 2.44 - -
Damperlı TIR - - - upto 25
Jumbo Açık TIR upto 18 2.44 - -
Lowbed TIR - - - -

Sayın Mahkeme,

Düşünebiliyor musunuz Tuncay Güney, Türk subaylarının marifetiyle, yanında gazeteci Ayşe Önal ve Bengüç Özerdem olmak üzere arkasında 2 km boyunda 20 tırlık bir konvoyla Irak’ın kuzeyine silah götürüyor!!!
Bu haince olduğu kadar, mantıksız ve uydurma suçlamayı, hangi C. Savcısı iddianamesine yazar? Bunu yazabilecek dördüncü bir savcı bulunabilir mi?
Genelkurmay Başkanlığı, Avukatımız Hüseyin Gökçearslan’ın başvurusu üzerine, 20 Mayıs 2008 günlü yazısıyla bu haince suçlamanın “tamamen asılsız ve mesnetsiz” olduğunu bildirmiştir. “Genelkurmay Başkanı Namına” imzalanan bu yazı “Ad. Müş. 3050-37-08. O.Ö. 90017316” sayısını taşımaktadır. Bu Genelkurmay Başkanlığı yazısını

Mahkemenize bir kez daha sunuyorum. Evet, bir kez daha!
Çünkü İddianame yazılmadan önce bu resmi yazı Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz’e verilmişti. Dahası Tuncay Güney, Kuzey Irak’a silah konusunda yalan söylediğini televizyonlardan defalarca bangır bangır söyledi. (Saygı Öztürk, Belgelerle Ergenekon, s. 60 vd).
Ancak Zekeriya Öz, “Genelkurmay Başkanı namına” yazılan yazıya iltifat etmemiş, Tuncay Güney’in “yalan söyledim” beyanını da samimi bulmamış, 2001 yılındaki alçakça ve haince yalanını İddianamesine inatla ve ısrarla, döne döne yazmıştır. Türk Ordusu’na ve Türk subaylarına karşı, Türkiye tarihinde bu kadar haince bir psikolojik savaş yürütülmemiştir.
Türk Ordusu’na güveni yerle bir etmeyi amaçlayan bu iftiranın ardında savcı sıfatı taşıyanların imzalarının bulunması, Türk Yargısı için yüz karasıdır; silinemeyecek bir lekedir. Peki, Savcılık bu cüreti nereden almaktadır?
Bu çılgınca psikolojik savaş ihanetine, Genelkurmay’ın açıklamasını ve her türlü mantık kuralını hiçe sayarak, en küçük bir araştırma yapmadan, hangi cüretle kalkışabilmektedir? İhanet kavramının içini dolduracak bilgi de ispatlıdır. 16 Şubat 2001 günü ABD’nin ünlü New York Times gazetesinde ve 23 Şubat 2001 günü Washington Post gazetesinde, CIA bağlantılı ünlü gazeteci Jim Hoagland imzasıyla bir haber yayımlanıyor. CIA bağlantılı Hoagland, Türk Ordusu’nun komutanlarının “Kuzey Irak sınırında kaçakçılık yaptıklarını” yazıyor. Aydınlık dergisi bu haberi görüyor ve hemen kamuoyuna duyuruyor. (Aydınlık, 1 Nisan 2001, s.4–5, sunuyoruz)
Amerikan gazetesinde 23 Şubat 2001 günü çıkan Türk Ordusu’na yönelik bu suçlama, 7 gün sonra İstanbul’daki Fethullahçı istihbarat polisleri tarafından Tuncay Güney’in ifadesine yazdırılıyor. CIA’daki hıza bakınız!
Bir hafta içinde elleri kolları İstanbul Emniyeti İstihbarat Şubesine kadar uzanıyor ve Tuncay Güney’in ifadesiyle kayda geçiriliyor. Genelkurmay Başkanlığı o CIA haberlerini hemen yalanlamış, ne önemi var. CIA’nın Türk Ordusu’na karşı psikolojik savaş malları, yedi yıl sonra bu kez de F. Savcıları tarafından Ergenekon İddianamesi’ne yazılıyor!
Hem de Genelkurmay’ın iki ayrı yalanlamasına ve resmi yazısına rağmen! “İhanet” kavramı üzerinde ısrar ediyorum. Çünkü ihanet ispatlı… Bir ispat da, Tuncay Güney’in Mülakatı’nda! Tuncay Güney şöyle diyor: “Tabii biz silahları veriyoruz, CIA veriyor oldu.” (Mülakat, s. 118). Türk Ordusu veriyor PKK’ya silahları ve suçu da CIA’nın üzerine atıyor! Hıyanete bakın siz! Bir koyundan iki post çıkarmaya kalkıyor hainler. Türk Ordusu, PKK’ya silah vermekle suçlanıyor. Dünyanın gözü önünde silahları veren CIA aklanıyor. Bu alçakça anlatım, Tuncay Güney’e açıkça dayatılmış. Bu da ispatlı: “Sorgucu: normalde bu silahları CIA göndermedi. Siz gönderdiniz. Tuncay Güney:Tabii canım” (Mülakat, s. 118). Sorgucu, Tuncay Güney, Ergenekon Savcıları, bu ihanette buluşmuşlardır. Milliyet, Radikal, Yeni Şafak, Star ve Sabah gazeteleri de bu uydurma psikolojik savaş mallarını, bırakalım vicdanı, mantığın denektaşına bile vurmadan çılgınca yayımlamışlardır. Çünkü görev Türk Silahlı Kuvvetleri’ne vurmaktır! Doğu Perinçek’e ve İşçi Partisi’ne vurmaktır! Buradan Hâkimler Savcılar Yüksek Kurulu’na sesleniyorum! Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu’na sesleniyorum! İstanbul C. Başsavcılığı’na sesleniyorum: Ergenekon İddianamesi’ni yazanlar, Türk Ordusu’na karşı hiçbir vicdan ve mantığa sığmayan bir psikolojik savaşı yürütmüşlerdir. Buna izin veren kurumlar da, kuşkusuz sorumludur. Bu ihanete soruşturma açmayan, bu ihaneti cezalandırmayan bütün yetkili kurumlar, ağır sorumluluk içindedir ve suç işlemektedir.

ALTINCI UYDURMA:“ORG. ÇEVİK BİR, KIRIKKALE MKE’DEKİ SABOTAJI YAPTIRDI” HAİNLİĞİ

(İddianame, s. 1413 vd, s. 1525, Tuncay Güney Mülakat, s. 120 vd) Evet, suçlamalar arasında bu da var! Ordu komutanlığı yapmış bir Orgeneral, Kırıkkale Mühimmat Fabrikası’nı havaya uçurtuyor!!! Dahası bu alçakça psikolojik savaş, Tuncay Güney marifetiyle Aydınlık gazetesinin üzerine atılıyor.
İşte Aydınlık’ın haberi!
Ne yazıyor başlıkta:
“Kırıkkale’deki patlama ABD’nin Genelkurmay’a cevabı” (Aydınlık, 6 Temmuz 1997, Ekli sunuyorum). Hani nerede “Org. Çevik Bir Sabotajı yaptırdı” yalanı? Savcılar, Türk Ordusu’na güveni sarsmayı hedefleyen bu Tuncay Güney uydurmalarını nasıl dava dosyasına koyarlar?
Bu sorunun tek bir cevabı vardır: İsterse kuyruklu uydurma olsun, yeter ki Türk Ordusu’na vursun!

YEDİNCİ UYDURMA: GENELKURMAY BAŞKANLIĞI DOĞU PERİNÇEK ARACILIĞIYLA PKK İLE GÖRÜŞMELER YAPTI

(İddianame, 276 vd, 281, 1526 ve başka yerlerde) Oysa o tarihlerde Doğu Perinçek Haymana Cezaevi’nde idi. İddianameye göre, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Şubat 1999’da şu faaliyette bulunmuş: - İstanbul’da Abdullah Öcalan’ın “teslim olmak istiyorum” mesajını General Veli Küçük’e iletmiş! - İstanbul’da Veli Küçük ile görüşmüş! - İstanbul’da Tuncay Güney, Apo’nun Avukatı Doğan Erbaş ve Adnan Akfırat ile Apo’nun teslim şartları konusunda üç ayrı görüşme yapmış! - İstanbul’da sık sık Tuncay Güney’i aramış! - İstanbul’da Tuncay Güney’i “Apo’nun avukatları ile görüşün” diye sıkıştırmış! Bütün bu faaliyetler İddianame’ye göre hangi sırada yürütülüyor? - “Apo, Suriye’yi terk ettikten sonra” - “Apo, İtalya’da iken” - “Apo, dünyanın üzerinde turlarken” - “Apo Kenya’da iken” Yani, Abdullah Öcalan’ın Suriye’den çıkarıldığı 10 Ekim 1998’den, Kenya’dan Türkiye’ye getirildiği 15 Şubat 1999 arasındaki dönemdir söz konusu olan. Oysa Doğu Perinçek, 24 Eylül 1998 günü Ankara’da gözaltına alındı. Bir hafta Ankara Emniyeti’nde gözaltında tutulduktan sonra 30 Eylül 1998 günü Haymana Cezaevi’ne kondu ve 8 Ağustos 1999’a kadar Haymana Cezaevi’ndeydi.
Apo’nun Suriye’yi terk etmesinden Kenya’da yakalanarak Türkiye’ye teslim edilmesine kadar geçen olaylar Ekim 1998-Şubat 1999 arasında.
Öcalan’ın Türkiye’ye getirildiği tarihte Doğu Perinçek beş aydır Haymana Cezaevi’nde. Ve o tarihten sonra beş ay daha Haymana Cezaevi’nde kaldı.
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, Haymana Cezaevi’nde bulunduğu Şubat 1999 tarihinde, yapıldığı uydurulan “Türk Silahlı Kuvvetleri ile Apo arasında görüşmeler örgütlüyor, toplantılar yapıyor!
Bütün bu uydurmaları, İddianame’yi yazanlar, Tuncay Güney’in “samimi beyanlarına” dayandırıyor. Savcılar, o sırada Doğu Perinçek’in nerede bulunduğunu ve ne yaptığını araştırmadan İddianame’nin içine doldurmuşlardır. Yeni Şafak, Radikal, Sabah gazeteleri 28 Temmuz 2008 günlü yayınlarında bu uydurmalara büyük başlıklar atarak yer verdiler. Tuncay Güney’in ipiyle kuyuya inmeye kalkanlar, iftira ve yalan kuyularına gömülüp kalmaya mahkûmdurlar.

SEKİZİNCİ UYDURMA:DOĞU PERİNÇEK PKK KURUCUSU VE PKK’NIN İKİNCİ LİDERİ

İddianame’yi hazırlayanlar, bu iftirayı yazabilecek kadar gerçek düşmanıdırlar ve hukuk düşmanıdırlar (İddianame, s. 280). İddianame’ye yazdıkları bu iftiranın hesabını yargı önünde vereceklerdir.
Ellerinde bu iddianın, bir iftira, bir yalan olduğunu hükme bağlamış Mahkeme kararı ve Milli Savunma Bakanlığı yazısı ile Milli Eğitim Bakanlığı yazısı olduğunu bile bile, kendilerini tutamayarak bu suçu işlemişlerdir.
Hem de JİTEM ile ortak ruh hali içinde olduklarını da göstermişlerdir. Bu iftira, 1995 öncesinde bir JİTEM ders notunda yer alıyor. Amaç, Doğu Perinçek’e karşı psikolojik savaş.
Bunu saptıyor ve belgeleriyle Milli Savunma Bakanlığı’na başvuruyoruz. Milli Savunma Bakanı Mehmet Gölhan, 07.04.1995 tarihinde bir yazı yazarak İşçi Partisi’ne karşı hatalı olduklarını kabul etmiştir (Örneğini sunuyorum). Bununla yetinmiyoruz.
Bu ders notunu derhal toplatacaksınız diye başvuruyoruz.
Bu kez Milli Eğitim Bakanı Nevzat Ayaz, 18.08.1995 günü İşçi Partisi’ne yazı yazarak, Ders Notu’nun toplatıldığını bildirmiştir (Belge ekli olarak sunulmuştur).
Bu yazılar, Dava Dosyası’ndaki Fabrikatör başlıklı metinde bulunmaktadır. Savcılarca görülmüştür. Ama daha önemlisi, bu iftira, Ankara 1 Nolu DGM’de hükme bağlanmıştır (E 1999/124, K 1999/202, 20.12.1999)
İftiracılar da, 1 yıl 8 ay hapse mahkûm olmuştur. İftiracılara teşdit hükmü uygulanmıştır (Ankara 9. As. Ceza Mahkemesi, E 2000/271, K 2000/1136, 7.12.2000) Peki, iftira suçunda ısrar eden savcılara ne uygulanacaktı r? Savcı Zekeriya Öz’ü ne resmi belgeler, ne mahkeme kararları durdurabiliyor.
Savcı Zekeriya Öz’ün Tuncay Güney’e yolladığı 22. soru aynen şöyledir:
“PKK’nın kuruluşuna, Doğu Perinçek’in katkısı nedir?” Mahkeme kararlarını da bir kenara atıyorum. PKK kurulduğu zaman, Tuncay Güney 3 yaşındaydı. Psikolojik savaş görevleri, ancak bu kadar bilgisizlikle ve bu kadar hukuk tanımazlıkla ve bu kadar ölçüsüz uydurmalarla ve vicdan yoksunluğuyla yürütülebilir. 1975–1980 sonrasında Tuncay Güney 3–8 yaşlarındaydı ama o dönemle ilgili gerçekler yaşandı ve biliniyor.
PKK, bu kuruluş döneminde, Doğu bölgemizde birinci hedef olarak Doğu Perinçek’in Genel Başkanı olduğu Türkiye İşçi Köylü Partisi’ne karşı terör yürüttü. Bölgedeki il başkanlarımız ve yöneticilerimizi katletti. Aydınlık dergisini taşıyan GAMEDA kamyonlarını yaktı. Bu PKK cinayetleri ve terörü, sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. PKK’nın tetikçileri, mahkeme tutanaklarına geçen şu ifadeleri verdiler:
“Ben yasadışı PKK örgütünün sempatizanı ve üyesiyim. Bu örgütün amacı sömürücü kitlelere karşı bağımsız bir Kürdistan devleti kurmaktır. Ve bu yönde engel teşkil eden TİKP cereyanına karşı eyleme geçmemiz gerekiyordu. İnan Özdemir ise bu TİKP’nin ileri gelen bir üyesiydi bunu öldürmeye örgüt mensupları olarak karar verdik.” [İfade tutanağını ekte sunuyorum]

DOKUZUNCU UYDURMA: PERİNÇEK’E PKK MEKTUPLARI VE DESTEĞİ

Ergenekon Davası Savcıları, Ankara DGM kararıyla mahkûm edilmiş bir iftirayı on yıl sonra yeniden yargı önüne getirmişlerdir (İddianame, s. 280, 1469). 1998 yılında Tuncay Güney ve Sami Demirkıran, Gladyo’nun emriyle, sahte mühür yaparak İP Genel Başkanı Doğu Perinçek’e karşı bir tertip düzenliyorlar. İki adet sahte mektup hazırlanıyor. Bu mektuplardan biri, PKK Garzan Eyaleti adına, diğeri PKK’nın yan örgütü ERNK adına yazılmış, imzalanmış ve mühürlenmiş. Tıpkı Ergenekon davasında olduğu gibi, yine Tuncay Güney kullanılarak Doğu Perinçek 24 Eylül 1998 günü gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor. Yapılan yargılama sonunda, Ankara 1 Nolu DGM, Adli Ekspertiz ve Bilirkişi raporları yanında diğer kanıtlara da dayanarak PKK mektuplarının sahte olduğunu saptıyor ve Doğu Perinçek’in aklanmasına karar veriyor (E 1999/124, K 1999/202, 20.12.1999). Bunun üzerine sahte mektupları Savcılığa getiren PKK itirafçısı Sami Demirkıran hakkında şikâyette bulunuyoruz. Ankara 9. Asliye Ceza Mahkemesi Sami Demirkıran’ı iftira suçundan teşdiden 1 yıl 8 ay hapse mahkûm ediyor ve hüküm kesinleşiyor. Tuncay Güney’in sahte belgeleri düzenleyen tertibin içinde olduğunu saptıyoruz, fakat o zaman ispatlayamıyoruz. Ama Tuncay Güney’in evinde yapılan aramada bulunan ıstampa ve mürekkep gibi malzemeler, yalnız sahte pasaport ve kimlik düzenlemek için değil, Doğu Perinçek’e sahte PKK mektuplarının hazırlanmasında da kullanıldı. Nitekim Tuncay Güney, kendi düzenlediği o mektupların birer örneğini saklamış. Bu davanın ne kadar dayanaksız olduğunu gösteren çarpıcı bir kanıt da, Doğu Perinçek’i 1998 yılında iftirayla hapse attıran, Perinçek’e iftiradan mahkûm olmuş PKK itirafçısı Sami Demirkıran, Tuncay Güney ve İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’in aynı terör örgütünde birleştirilmeleridir. Elinizde bulunan henüz açmadığınız şemaya bakınız, orada itirafçılar bölümünde Tuncay Güney’e bağlı olarak Sami Demirkıran’ın adı da var. Doğu Perinçek ile Sami Demirkıran ve Tuncay Güney’i aynı örgütte birleştirebilmek için, iftiracı olmak gerekir. Sami Demirkıran’ın iftira suçu, 10 yıl sonra bu davanın Savcıları tarafından yeniden işlenmiştir; hem de İddianame okunarak Mahkeme huzurunda. Bu sahte PKK mektupları, Ergenekon soruşturmasında, Emniyet sorgusunda bana yeniden soruldu. DGM kararıyla aklandığımı ve iftiracının cezalandırıldığını belirttim (DP Emniyet ifadesi, s. 11–12, ekte sunuyorum). Yani Savcılar DGM’nin kararını ve iftira suçundan mahkûmiyet kararını öğrendiler. Ceza mahkûmiyeti kararını bile bile, aynı iftirayı yeniden yazan savcılar, PKK itirafçısı Sami Demirkıran’ın suçunu on yıl sonra yeniden işlemişlerdir. Bu suçun tartışılacak yanı yoktur. Üstelik azami teşdit nedeni vardır ve suç mahkeme huzurunda işlenmiştir. Tek celsede sonuçlandırılacak bir suç vardır. Kanıt, iddianamedir. Kasıt unsuru tartışmasız vardır. Bu durumda huzurda iftira suçu nedeniyle savcılar Zekeriya Öz, M. Ali Pekgüzel ve Nihat taşkın hakkında suç duyurusunda bulunmak, mahkemeniz için bir hukuki zorunluluktur. Sanıklar hakkında çok tartışmalı açıklamalar nedeniyle çok kolay suç duyurularında bulundunuz. Savcıların suç işleme ayrıcalığı yoktur. Suç duyurusunda bulunmanızı talep ediyorum. Mahkemeniz, vereceği kararla hukuka bağlı olup olmadığını gösterecektir.

ONUNCU UYDURMA: MERSİN MİTİNGİ’NDE PKK İLE İŞBİRLİĞİ

İşçi Partisi’nin 6 Nisan 1992 günü gerçekleştirilen Mersin Mitingi’nde PKK ile işbirliği yaptığı, Perinçek’in mitingden iki gün önce PKK militanlarıyla Mersin’de buluştuğu ve mitingde polise saldırı örgütlediği suçlaması yapılıyor. Oysa bu miting Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılama konusu oldu (E 1992/131). Suçlamaların hepsinin gerçek dışı olduğu Mahkeme kararıyla saptandı ve iftiracı Sami Demirkıran, Ankara Asliye Ceza Mahkemesi kararıyla Perinçek’e iftira suçundan 1 yıl 8 ay hapse mahkûm oldu. Mersin Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki dosyadan Emniyet Müdür Vekili Ertuğrul Verdi’nin Savcılık soruşturmasındaki tanık ifadesini okuyorum:

“Olay günü Emniyet Müdürlüğü’ne vekâlet ediyordum… Ben de olay yerinde bulunuyordum. Konuşmacı Doğu Perinçek, ‘Biji PKK, biji Apo, Kürdistan faşizme mezar olacak, kahrolsun Türkiye, vur gerilla vur Kürdistan’ı kur, kahrolsun faşizm’ ibareli sloganları atmaları üzerine, ikazda bulundu, ‘bu sloganları atmayın, mitingi gayesinden çıkarmayın’ diye söyleyince, orada bulunan topluluk, Doğu Perinçek’e ‘Kürtçe konuş’ diye söylediler. Doğu Perinçek de, ‘Ben Kürtçe bilmiyorum. Birkaç kelime konuşsam, o da sizi kandırmak olur. Beni dinlemek isteyenler elini kaldırsın, dinlemek istemeyenler belli olsun’ diye bir referanduma girdi. Bundan sonra 150–200 kişilik bir grup toplantı alanından koparak Vali Evi’ne doğru yürümeye başladılar.” (Savcılık soruşturmasındaki tanık ifadeleri, s.7)

Mersin Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürü Orhan Savaş ise olayı şöyle anlatıyor: “Olay yerinde bulunuyordum. Konuşmacı Doğu Perinçek konuşmasını yaparken slogan atılmaya başlandı. Doğu Perinçek, sloganın gayesine aykırı olduğunu, atılmamasını söylemesi üzerine mitinge gelen kalabalık grup kendisinden Kürtçe konuşmasını istedi. O da ‘Ben Kürtçe bilmiyorum. Bildiğim Kürtçeyi de konuşsam, sizi aldatmış olurum.’ diyerek, beni dinleyenler ve dinlemeyenler diye referanduma geçti. Ve bu arada 200 kişilik bir grup Vali Evi’ne doğru yürümeye başladılar.” (Savcılık soruşturmasındaki tanık ifadeleri, s.8) Mersin Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şubesi Başkomiseri Haydar Pakkan ile tanık olarak dinlenen diğer 24 polis memurunun ifadeleri de, Emniyet Müdür Vekili ve Güvenlik Şube Müdürü ile aynıdır. Bunlardan bir örnek vereceğiz, diğerleri dosyada bulunmaktadır. Çevik Kuvvetlerde görevli Yunus Kurt: “Miting sırasında Vilayet önünde görevli idim. Mitingin sonuna doğru Doğu Perinçek konuşuyordu. Bir grup ondan Kürtçe konuşmasını istedi. Doğu Perinçek de Kürtçe bilmediğini, sadece birkaç kelime bildiğini söyleyerek konuşmadı. Bu sırada 100–150 kişilik grup mitingi kamera ile tespit eden görevli polise karşı saldırdılar. Doğu Perinçek, bunlar bizdendir diyerek saldırıyı önledi. Mitingin bitmesine rağmen bu grup, 100–150 kişilik grup dağılmayıp toplu olarak şehir merkezine doğru yürümeye başladılar.” (Savcılık soruşturması, tanık ifadesi) Görüldüğü gibi, bu davada, kimi tertipçilerin bir takım iftiracılar örgütleyerek kurguladığı suç senaryolarından ilkiyle karşılaşmış değilim. İlginç olanı, kurgulanan tetikçilerin 1992’den bu yana 16 yıl geçmiş olmasına rağmen aynı ekip olmasıdır: Tuncay Güney-Sami Demirkıran ekibi!

ÖCALAN RÖPORTAJLARI

İddianame, Doğu Perinçek’in Apo görüşmelerini yayımlayarak PKK propagandası yaptığı suçlamasında bulunuyor (İddianame, s. 285 vd, 1522). Bir savcı, PKK propagandası olmadığı üç ayrı yargı kararıyla saptanmış bir fiile, kendilerine belirtildiği halde, bile bile, aynı suçlamada bulunur mu? Savcıysa bulunmaz. Ama iftiracıysa bulunur! Aklama ve takipsizlik kararlarının yeniden getirtilerek dava dosyasına konmasını talep ediyorum:

1. İstanbul 2. DGM, 27.06.1990, E 1989/277, K 1990/148. 2. İstanbul 2. DGM, 04.12.1991, E 1991/216, K 1991/454. 3. İstanbul C. Başsavcılığı, Hz 1997/1777, K 1997/237 (Takipsizlik Kararı).
ON İKİNCİ UYDURMA: İP BAŞKANLIK KURULU DEVLETİN YENİDEN YAPILANMASI BELGESİNDE “İHANET EDENLERİN ÖLDÜRÜLECEĞİ”
Hem Ergenekon dokümanı hem de Devletin Yeniden Yapılanması dokümanında, ‘ayrılan ve ihanet eden örgüt üyelerinin öldürüleceği’ hususu bulunmaktadır (İddianame, s. 63).
İşte Devletin Yeniden Yapılanması! Hani nerede? Utanmıyorlar mı, yüzleri kızarmıyor mu bu yalanları İddianame’ye yazmaya? Yazdıkları bir iddianame değil, iftiranamedir! Bu maddi hata da sorgumun sonunda huzurda düzeltilmeli ve tutanağa geçirilmelidir.


ON ÜÇÜNCÜ UYDURMA: DOĞU PERİNÇEK, VELİ KÜÇÜK, SEVGİ ERENEROL, KEMAL KERİNÇSİZ VE SEDAT PEKER YURTDIŞINDA BİRARAYA GELEREK TOPLANTI VE SEMİNERLER YAPTILAR

Bu iddia, diğer suçlamalar gibi yine desteksiz, yine kanıtsızdır. Hayatımın hiçbir döneminde, hiçbir zaman Veli Küçük, Sevgi Erenerol, Kemal Kerinçsiz ve Sedat Peker ile - Ne yurtdışında, ne yurtiçinde, - Ne tek tek, ne de hep birlikte, buluşmadım. Toplantı yapmadım. Ve görüşmüş de değilim. Yurtdışı çıkışları ve tarihleri çıkış kapılarında saptanmaktadır; tarihler bellidir. Bir C. Savcısı böyle bir iddiada bulunabilmek için, adı geçen kimselerin çıkış tarihlerini Emniyet’ten ister ve karşılaştırır. Bunu yapmamış, görüşme ve buluşma uydurmuştur. İşte Ergenekon Soruşturmasının gerçekliği ve hukukiliği konusunda bir örnek… Bütün suçlamalar böyle. Türkiye’de polis koruması altındayım. Bütün gezilerim ve buluşmalarım saptanmaktadır. Yurtiçinde de adı geçen kimselerle bir buluşmam ve görüşmem yoktur. Benim belirttiğim gerçekler ispatlıdır. Giriş çıkış kayıtları ve polis izleme raporlarıyla resmi kayda geçmiştir. Savcılığın iddiası ise tertip ürünüdür; gerçek dışıdır. Savcılık, Emniyet kayıtlarını bile araştırmaya gerek duymadan suçlamada bulunmaktadır. Buna iddianame denmez, iftiraname denir.

ON DÖRDÜNCÜ UYDURMA: DOĞU PERİNÇEK TANITMA FONUNDAN ERMENİ MESELESİ İÇİN 300–400 MİLYAR ALDI

(İddianame, s. 1602, 1701) Kanıt: Tuncay Güney ile Mülakat, s. 127 Yine gerçekliği araştırılmadan, İddianame’ye konan bir Tuncay Güney yalanı! Tuncay Güney’e güvenenlere ancak Tuncay Güney kadar güvenilebilir. Savcılık, Devlet Tanıtma Fonu’na bir yazı yazıp gerçeği araştırmamıştır. Mahkemeden talep ediyorum.

ON BEŞİNCİ UYDURMA: DOĞU PERİNÇEK, SADDAM HÜSEYİN’E ERGENEKON ÖRGÜTÜNÜN MESAJINI GÖTÜRDÜ

(İddianame, s. 85–86) Yine dayanaksız suçlamalar! 1996 yılında bir parti heyeti halinde Bağdat’ı ziyaret ettiğimizde, yanımızda bir işadamı heyeti ve başlarında Hürriyet Gazetesi yazarı Yalçın Doğan’ın da bulunduğu 6 kişilik bir basın heyeti de vardı. İşadamları ve gazeteciler, bütün toplantılara, bu arada partiler arasındaki resmi görüşmelere bile katıldılar.

ON ALTINCI UYDURMA: ULUSAL KANAL’I ERGENEKON ÖRGÜTÜ KURDU

(İddianame, s. 1651) Savcılık, araştırma yapmadan Tuncay Güney’e sonsuz güvenle her suçlamaya yer veriyor. Zahmet edip Ticaret Sicili’ne baksalar veya RTÜK’e sorsalardı, Ulusal Kanal’ın kuruluş tarihinin 15 Aralık 1994 olduğunu göreceklerdi. İddianame, Ergenekon’un kuruluş tarihinin 29 Ekim 1999 olduğunu ileri sürüyor. Beş yıl fark var! Kaldı ki, yine İddianame’ye göre, Ergenekon örgütü, 2000 yılında Ulusal Kanal’ı ele geçirmek için operasyon yapıyor. İddianame de Tuncay Güney gibi tutarsız, mantıksız, ciddiyetsiz.

ON YEDİNCİ UYDURMA:“DOĞU PERİNÇEK ULUSAL TV’YE AVRUPA’DAN 500 MİLYAR GETİRDİ”

(İddianame, s. 55, 161, 1651) İddianameyi yazanların Tuncay Güney’in iftiralarından başka malzemeleri yoktur. Malzemesi Tuncay Güney olanlar, Tuncay Güney kadar güvenilirliğe sahiptirler. Ulusal Kanal’ın adını bile bilmeyenler, her şeyi bilme iddiasındalar. Ulusal Kanal’ın bütün hesapları bellidir. Ulusal Kanal, Fethullahçıların şikâyetleri üzerine SPK ve MASAK tarafından denetlenmiştir ve böyle bir iddiayı doğrulayacak tek emareye rastlanmamıştır. Çünkü bu suçlama da yalandır.

ON SEKİZİNCİ UYDURMA:CUMHURİYET’İN ELE GEÇİRİLMESİ

İddianame’de şöyle yazıyor: “Tuncay Güney, Doğu Perinçek’e giderek, Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun emri olduğunu, gazetenin alınması için Kemal Özden’den 3 milyon Dolar alınmasını görüştüklerini” (İddianame, s.157 Tuncay Güney ile Mülakat, s. 55) Org Hüseyin Kıvrıkoğlu, çok değerli bir komutandır; Genelkurmay Başkanı’dır. Kesinlikle böyle kanunsuz işler yapmaz. Ben İşçi Partisi Genel Başkanıyım. Bana Cumhurbaşkanı dâhil kimse emir veremez ve vermemiştir. Herkes bunu bilir. Rahmetli Kemal Özden’in servetinin hepsini de toplasanız, 3 milyon Doları bulmayacağı hemen saptanır. Cumhuriyet gazetesinin bedeli ise yüz milyonlarla ölçülür. Kaldı ki, Ergenekon belgeleri denen yazılarda, Cumhuriyet ve Ulusal Kanal’a karşı operasyonlar düzenlemekten söz edilmekte ve düşmanca ifadeler kullanılmaktadır. Bu konu Belgeler bölümünde geniş olarak ele alınacaktır.

ON DOKUZUNCU UYDURMA: DOĞU PERİNÇEK AYDIN DOĞAN’DAN VELİ KÜÇÜK ALEYHİNE YAYIN YAPMAMASINI İSTEDİ

(İddianame, s. 160–161) Savcıların mabudu olan Tuncay Güney’in ayetlerinden biri de budur. Uyarıyorum! Tuncay Güney, Abdullah Gül-Tayyip Erdoğan yönetimi tarafından Türkiye’nin Başsavcısı haline getirilmiştir. Tuncay Güney, hiçbir yasayla, vicdanla, ahlakla bağlı olmayan bir Başsavcı olarak, insanları sürekli suçlamaktadır. Kanıt, muhakeme hiçbir şey gerekli değil. Tuncay Güney’in ayetleri tartışılmaz hüküm haline getirilmiştir. Mevcut ABD güdümlü Mafya-Tarikat rejimi, bir iftira merkezi kurmuş, başına kendilerine çok yakışan Tuncay Güney’i oturtmuştur ve onun aracılığıyla sürekli olarak insanlara suçlamalar yöneltmektedir. Ve bu iftira üretiminin hiçbir yaptırımı yoktur. Savcılık, Mahkeme salonunu, psikolojik savaşta kullandıkları bir atış poligonuna, insan onurunun boğazlandığı bir mezbahaya çevirmektedirler.

YİRMİNCİ UYDURMA: PERİNÇEK, ALEMDAROĞLU, İLSEVER GÖZALTINA ALINMASALARDI KAÇACAKLARDI

Hannover şehrinde, Almanya’daki Türk toplumu örgütleri ile Talat Paşa Komitesi önderliğinde Ermeni Soykırımı yalanına karşı bir toplantı yapılacağı aylar öncesinden ilan edilmişti. Çalışmalar yürütülmüştü. Bu toplantıda Denktaş, Perinçek ve Alemdaroğlu’na cesaret ödülü verileceği de yine kamuoyuna duyurulmuştu. Bu konuda program ve bilgileri içeren 16 Mart 2008 tarihli Aydınlık’ta çıkan haberi sunuyorum.

YİRMİ BİRİNCİ UYDURMA: DOĞU PERİNÇEK GEÇMİŞTE YAZDIĞI KİTAPLARDA “ERMENİ SOYKIRIMI”NI SAVUNUYORDU

(İddianame, s. 1546) Savcılar, yalanın altına imza atmışlardır. Bu gerçek, onların imzalarının güvenilirlik derecesini ve değerini gösterir. Bu iddiayı ortaya atanlar, yazdığım kitaplardan kanıt göstermek zorundadırlar.

FİİLLERİN TOPLU DEĞERLENDİRMESİ

1. BİLECİK TOPLANTISI: UYDURMA 2. VELİ KÜÇÜK TALİMATI: UYDURMA 3. PERİNÇEK VE ARKADAŞLARI HAZIRLADI: UYDURMA 4. “ARZ EDERİM” İFADESİ: SAHTECİLİK 5. KUZEY IRAK’A SİLAH: HAİNCE UYDURMA 6. KIRIKKALE SABOTAJI: HAİNCE UYDURMA 7. PERİNÇEK PKK KURUCUSU: İFTİRA SUÇU 8. GENELKURMAY-PKK GÖRÜŞMELERİ: HAİNCE UYDURMA 9. PERİNÇEK’E PKK MEKTUPLARI: İFTİRA SUÇU 10. MERSİN MİTİNGİ’NDE PKK İLE İŞBİRLİĞİ: İFTİRA SUÇU 11. PERİNÇEK’İN ÖCALAN İLE RÖPORTAJI: İFTİRA SUÇU 12. DEVLETİN YENİDEN YAPILANMASI BELGESİNDE “HAİNİ ÖLDÜR” EMRİ: UYDURMA 13. YURTDIŞINDA TOPLANTI: YALAN 14. PERİNÇEK DEVLET TANITMA FONUNDAN 300–400 MİLYAR ALDI: YALAN 15. PERİNÇEK SADDAM’A MESAJ GÖTÜRDÜ: YALAN 16. ULUSAL KANAL’I ERGENEKON KURDU: YALAN 17. PERİNÇEK ULUSAL KANAL’A AVRUPA’DAN 500 MİLYAR GETİRDİ: YALAN 18. PERİNÇEK’İN ORG. KIVRIKOĞLU’NUN TALİMATIYLA CUMHURİYET GAZETESİNİ ELE GEÇİRME GİRİŞİMİ: YALAN 19. PERİNÇEK AYDIN DOĞAN’DAN VELİ KÜÇÜK ALEYHİNE YAYIN YAPILMAMASINI İSTEDİ: YALAN 20. PERİNÇEK, ALEMDAROĞLU VE İLSEVER YURTDIŞINA KAÇACAKLARDI: YALAN 21. PERİNÇEK GEÇMİŞTE KİTAPLARINDA “ERMENİ SOYKIRIMI”NI SAVUNUYORDU: YALAN

İşte Tuncay Güney’in “Samimi beyanları” bunlar! Tuncay Güney’i “samimi” bulanlar, Ergenekon Savcıları! Tuncay Güney’in samimiyet anlayışı ile Savcı Zekeriya Öz’ün samimiyet kavramları birbirine uyuyor. Tuncay Güney’in “Samimi beyanları”, İddianame’de Samimi uydurmalara, Samimi iftiralara, Samimi yalanlara dönüşüyor. Samimiyet bir kültürdür. Ortaçağ’ın derebeylik ve şeyhlik kültüründe samimiyet olmaz, ikiyüzlülük, entrika, iftira ve yalan vardır. Son örnek: ABD güdümlü Haçlı İrtica’nın Nâzım Hikmet’in “itibarını iade” riyakârlığıdır. ABD’nin Sözleşmeli Personeli, Fethullahçı takımı, Nâzım Hikmet’in ölüsünü çok seviyor! Ama dirisini hapislere atıyor! Tuncay Güney’in samimiyeti ile onu samimi bulan savcıların samimiyetleri birbirine çok benziyor ve birbirine çok yakışıyor. Tuncay Güney ve İddianameyi yazanlar, aynı tertibin içinde bütün samimiyetleriyle buluşmuşlardır.

DOĞU PERİNÇEK: TBMM Susurluk Araştırma Komisyonu İfadesi.




24.12.1996

BAŞKAN - Sayın Perinçek, hoş geldiniz. Yalnız, biz, sadece sizi dinleyeceğiz.

İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - Benim genel başkan yardımcım; bana yardımcı olacak.

BAŞKAN - Olsun... Biz, sadece sizi çağırdık. Gerekirse, onu da ileride dinleriz.

DOĞU PERİNÇEK - Konuşma sırasında bana yardımcı olabilir de, onun için...

D. FİKRİ SAĞLAR (İçel) - Sayın Başkan, bir mahzuru yok; bilgiyi verecek olan kişi...

DOĞU PERİNÇEK - Efendim, ben, savcılığa bilgi vermeye gelmedim ki!.. Eğer, öyle bir şeyse buraya gelmem zaten.

BAŞKAN - Hayır savcılık değil; ama, bir usül vardır, her şeyin bir usulü vardır; o usule uymak zorundayız.

DOĞU PERİNÇEK -Hangi usul?!. Hangi Meclis İçtüzüğünde... Ben, bunları inceleyerek geliyorum.

BAŞKAN - Tartışmaya yol açmayalım da... Peki, buyurun. Sayın Perinçek, her şeyden önce hoşgeldiniz; davetimize icabet ettiniz. Siz, gerek Cumhurbaşkanımıza, gerekse Büyük Millet Meclisimize ve gerekse Komisyonumuza birtakım bilgi ve belgeler verdiniz, yazılı olarak. Bunlar elimizde mevcut. Bunları arkadaşlarımız inceledi, hep beraber inceledik, gerekli değerlendirmelerimizi yaptık ve değerlendirme neticesinde, sizin de bilginize, burada bizzat başvurma zarureti doğdu. Sizden ricam -tabiî, zaman çok kıymetli takdir edersiniz- bize verdiğiniz bilgi ve belgeleri tekrar etmekte bir fayda yok; onları zaten okuyoruz, bizde yazılı olarak var. Bunun dışında, sizin, ek olarak, sonradan veyahut da bunların içerisinde olmayan konulardaki bilginizi, özet olarak verirseniz memnun oluruz; çünkü, zaman darlığımız var. Bu arada, arkadaşlarımız da kafalarına takılan sorular veya aydınlatılmasını istedikleri konular olursa, onları ayrıca size soru olarak tevcih edecekler, onları da cevaplayacaksınız.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Sayın Başkan, özür dilerim... Yani, zaman konusunda Doğu Beyi serbest bırakalım.

BAŞKAN - Serbest...

DOĞU PERİNÇEK - Lütfen, zamanı da söylerseniz, mesela yarım saat derseniz yarım saat, 10 dakika derseniz 10 dakika.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Hayır... Süre sınırlaması yok.

BAŞKAN - Ama, şunu siz de takdir edersiniz ki, aynı şeyler tekrar edilirse... O sizin takdirinize bağlı.

DOĞU PERİNÇEK - Ben, sizin kıymetli vaktinizi almam zaten. Ben, size sunduğum belgelerdeki bilgileri tekrar edecek değilim.

BAŞKAN - Tamam.

DOĞU PERİNÇEK - Benim düşüncem, hangi çerçeve, hangi ilişkiler ağı içerisinde bu olaylar yaşanmaktadır; bu konuda bir analiz sunacağım. Bu analizin çok önemli olduğunu sanıyorum. Bir de, bugün, evvelki dosyada size sunmadığım o analizle bağlantılı bir bilgi sunacağım.

BAŞKAN - Tabiî, lütfen, o elinizde yeni bilgi ve belge varsa, onları...

DOĞU PERİNÇEK - Onları size sürekli ulaştıracağız.

BAŞKAN - Onları da, bize, ulaştırırsanız, verirseniz memnun oluruz. Buyurun, söz sizin.

DOĞU PERİNÇEK - Konuyu açmak için somut bir olguyla gireceğim. Geçen gün 32 nci Gün programında yer aldı biliyorsunuz, 1981 yılında Abdullah Çatlı ile MİT Müsteşar Yardımcısı Hiram Abas buluşuyor. Yılın 1981 olduğuna tekrar vurgu yapıyorum. 32 nci Gün programında yer aldı ve Cumhuriyet Gazetesinin televizyon sayfasının -9 Aralık tarihinde- köşesinde ufacık olarak bu çıktı. Son derece önemli bir buluşma; çünkü, MİT Müsteşar Yardımcısı ile 1980 öncesindeki birçok olayda başrolde olan Abdullah Çatlı buluşuyor. Hangi olaylarda; Abdi İpekçi cinayeti, Doğan Öz cinayeti, Bedri Karafakioğlu falan, bir dizi Türkiye'nin en değerli aydınlarının katledilmesinde Abdullah Catlı başrolde, reis... Bütün bu tetikçi takımının reisi durumunda. Bu, devlet tarafından biliniyor; çünkü, daha 80 öncesinde, Bahçelievler katliamında, Sayın Abdi İpekçi cinayetinde Mehmet Ali Ağcaların rolünün ortaya çıkması, burada arka planda olanın Abdullah Çatlı olduğunun bilinmesi; yani, ne demek: MİT Müsteşar Yardımcısı, bir katil çetesinin şefiyle 1981 yılında buluşuyor. Bu, son derece anlamlı. Niçin anlamlı; biliyorsunuz, Türkiye, 12 Eylüle, bir istikrarsızlaştırma operasyonu ile getirildi. Bizi 12 Eylüle götüren olayları bir hatırlayalım; birçok aydınımız birbiri peşi sıra vuruluyor, önemli tertipler oluyor ve 12 Eylül öncesinde öyle bir 'durum ortaya çıkıyor ki, bir ortam hazırlanmış, askerî hiyerarşiye, bir anlamda, olaya müdahale etmek dışında bir çare bırakılmamış ve 12 Eylül) günü CIA'nın Ortadoğu istasyon şefi Paul Henze biliyorsunuz... 1980, 12 Eylül... Hani 12 Eylül askerî müdahalesi oldu ya... O gün, CIA'nın Ortadoğu istasyon şefi Paul Henze Amerika'ya şunu bildiriyor "Our boys have done" Yani, bizim oğlanlar bu işi becerdi, yaptı. Tırnak içinde bizim oğlanlar dediği, o zamanki Türkiye'nin Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları... Yani, CIA şefi, Türkiye'nin en yüksek generallerinden, bizim oğlanlar diye bahsediyor. Şimdi, bu, ne bakımdan önemli. Demek ki, 12 Eylül, Amerika Birleşik Devletlerinin hazırladığı bir olay. Zaten, daha sonraki gelişmelerle de bu kanıtlanmıştır ve 12 Eylül günü "bizim oğlanlar bu işi becerdi" diye Amerika'ya rapor vermesi, onun, 12 Eylül'ün tamamen Amerikan Devleti tarafından planlandığını göstermektedir. Tabiî, bunun çok kanıtları var. Ben, burada, uzun boylu onlara girmeyeceğim; ama, bu son derece somut bir kanıttır. Demek ki Türkiye'yi istikrarsızlaştıran 12 Eylül öncesindeki o bir dizi olayda, CIA ve Amerikan faaliyetlerini aramak gerekir ve burada, Abdullah Çatlı'nın özel bir rolü olduğu gözüküyor. Nedir, Abdullah Çatlı; Ülkü Ocakları İkinci Başkanıdır ve bir anlamda ÜIkücü Ocaklarının bütün illegal faaliyetinin bir numaralı sorumlusudur. Artık bunlar, sıkıyönetim mahkemelerinde saptanmış konular; yani, mahkeme ifadeleri, Haluk Kırcı'nın Bahçelievler katliamındaki ifadeleri, Doğan Öz dosyası, diğer bütün dosyalar, MHP dosyası 1980'den sonrası vesaire Abdullah Çatlı'nın özel rolünü görüyoruz. Bir yeraltı faaliyetinin başındadır; ama, burada, ne ortaya çıkmaktadır; bir kere, bu faaliyetin bir amacı var. Türkiye'yi istikrarsızlaştırmak. Bir istikrarsızlaştırma operasyonunun aleti
olarak bu faaliyete girmiştir. Peki, Türkiye'yi istikrarsızlaştıran kimdir; 12 Eylül darbesini hazırlayan, Türkiye'yi o koşullara iten kuvvet Amerika Birleşik Devletleri. Peki, burada, Amerika Birleşik Devletleri bu Abdullah Çatlı'ları nasıl kullanmıştır; yani, Amerikalı bazı sarışın adamlar gelip onlara "şunu şunu yap" mı demiştir? Tabiî, öyle olmadığını tahmin ediyoruz. Türkiye'de var olan, devlet içerisindeki bazı kamu görevlilerini kullanarak bunu yapmıştır. 1981 Hiram Abas, Abdullah Çatlı buluşması, İşte, bunun ipucunu vermektedir. Yani, Hiram Abas'lar, eskiden beri zaten bilinir, Hiram Abas. Mehmet Eymür çifti, CIA'nın MİT içerisindeki adamlarıdır; bu ispatlanmıştır artık. Neden ispatlanmıştır, Türkiye'nin istikrarsızlaştırma operasyonunda bunlar, Abdullah Çatlı'ları kullanmış. Yani, ne olmaktadır; bugün, bütün bu eylemlerden bir devlet işi ve devlet görevi olarak söz edilmektedir. Dikkatinizi çekiyor tabiî bu. En önemli konu çünkü. O zaman, şu soru önünüzdedir: Abdi İpekçiyi katletmek bir devlet işi midir? Doğan Öz'ü katletmek bir devlet işi midir? Nihat Erim'i katletmek bir devlet işi midir? Bakın, her iki taraftan da var. Diyelim, sağcılar, solcular, vesaire, Nihat Erim'in katledilmesi de Türkiye'yi istikrarsızlaştırma operasyonunun bir parçasıdır. Bunlar birer devlet işi midir? Devlet bir kere burayı açıklığa kavuşturmak zorundadır; çünkü, bazı kamu görevlileri bu işin içerisine girmiştir ve Abdullah Çatlı'ların, bugüne kadar Türk Ceza Kanunu ve diğer Türkiye'nin hukuk sisteminin dışında, istisna, imtiyazlı bir konumda olmalarının izahı buradadır; yani, bu adamlar bu kadar suç işliyor, öldürüyor, vuruyor, kırıyor, eroin ticareti yapıyor, bu Avrupa tarafından saptanıyor, İsviçre'de hapse atılıyor vesaire. Ondan sonra Türkiye'ye geliyor, polisle birlikte hareket ediyor,
Milletvekili Sedat Bucak'la aynı otomobilin içerisinden çıkıyor, bir sürü ilişkiler, sayın bakanlarla, hatta başbakanlık yapan Çiller'le yakın bağları var. Bu bağları, bizzat Çiller tarafından, Ağar tarafından itiraf ediliyor, bunların kahraman olduğu belirtilerek ve bunlar korunarak. Bütün bu ilişkiler ağı ve Abdullah Çatlı'ların korunması, bunların aynı zamanda bir kamu işi yaptığı, -tabiî, burada tırnak içerisinde kamu işi diyorum- birilerine göre, kamu görevlileriyle bağlantısının çok açık kanıtlarıdır. Şimdi, 1981'deki Hiram Abas buluşması, geçmişiyle ilgili bir meseleyi aydınlatmaktadır; çünkü, Hiram Abas kiminle buluştuğunu biliyor. Abdullah Çatlı'yla buluşuyor. O buluşmada Mehmet Eymür'ün adı geçmiyor; ama, Mehmet Eymür'e sorulmalıdır. O buluşmayı onun bilmemesi mümkün değildir. Hiram Abas'ın en yakınıdır, birlikte hareket etmişlerdir, her türlü maceraya, faaliyete, kanunsuzluğa birlikte girmişlerdir, Mehmet Eymür'ün bilmemesi mümkün değildir; çünkü, Hiram Abas, orada, özel bir ticaret işi, özel bir iş, özel bir kız isteme işi falan için buluşmuyor Abdullah Çatlı'yla ya da yarenlik etmek için de buluşmuyor. O zamana kadar ki bağlantının bir parçası olarak buluşuyor ve ondan sonraki birçok şeyi de açıklıyor. Ondan sonrası nedir; ondan sonra şu olayları görüyoruz: Papa suikastı, altından yine bu Abdullah Çatlı çıkıyor. Mehmet Şener, Abdullah Çatlı, Mehmet Ali Ağca, efendim, Yavuz Çaylan, bu ekibin diğer adamları. Papa suikastini bunlar yapıyor. Papa suikastinin tamamen Polonya olayıyla ilgili olarak CIA tarafından yaptırıldığı da biliniyor. Daha önce, 1980 öncesindeki istikrarsızlaştırma operasyonunda, bu Abdullah Çatlı takımı, belki MİT üzerinden MİT içerisindeki bazı adamlar üzerinden CIA tarafından kontrol altına alındı ve o operasyonda kullanıldı; çünkü, ben, burada, olgulardan bahsediyorum. Bu insanlarımız öldürüldü, Abdi İpekçi'ler falan öldürüldü, birileri öldürdü ve bir planın parçası olarak öldürüldü, kişisel husumet nedeniyle falan değil. Sonra öldürülen bir kişi değil, bunların cesetleri yerde duruyor. 1981'e kadar, bunların Hiram Abas, Mehmet Eymür'ler tarafından CIA adına kontrol altına alındığı ve belki, bu tetiği çekenler falan bu ilişkiyi biliyor mu, bilmiyor mu, orasını bilemem; ama, onlar üzerinden, Amerika Birleşik Devletlerinin istikrarsızlaştırma operasyonunda kullanıldıkları apaçık ortadadır. Şimdi, 1981 sonrasına geliyorum. 1981 sonrasında bu olay, doğrudan doğruya bir ilişkiye dönüşüyor. Nasıl doğrudan doğruya bir ilişkiye dönüşüyor? Bir kere, Papa suikastinde CIA ile doğrudan doğruya bunlar ilişkiye giriyorlar, ondan sonra, Aktüel Dergisinde çıktı, başka dergilerde çıktı. Bir Fransız gazetecisi bunu etraflı olarak somut delilleriyle aydınlattı. Bu takım, Abdullah Çatlı takımı, Amerika'ya götürülerek, orada, bir CIA eğitiminden geçiriliyorlar ve İtalya'daki mafya lideri -CIA'cı olduğu bütün İtalya'da açığa çıkmış durumda- onunla birlikte götürülüyorlar ve ayrıca bir Amerika n eğitiminden geçiriliyorlar. Demek ki, bu bağlantı, 1981 sonrasında o bağlantıda kullanılanların da şuurlu olarak, bilerek yaptık(arı bir işe dönüşüyor ve bunun bedeli olarak da, işte, Abdullah Çatlı, İsviçre'deki Bostadelle Cezaevinden CIA tarafından çıkarılıyor. Eroinden mahkûm ediliyor, Almanca dosyalarını biz getirttik size takdim edebiliriz önümüzdeki gelişme içerisinde...

BAŞKAN - Nereden aldınız o dosyaları?

DOĞU PERİNÇEK - İsviçre'den getirttim.

BAŞKAN - Mahkeme dosyaları değil mi?

DOĞU PERİNÇEK - Mahkeme dosyaları evet, iddianamesi var ve bu iddianamede Çatlı'ların bu eroin işi yaptıkları öyle, yok efendim, posta kutusuna eroin koymuşlar, bir komplo yapmışlar, komploya kurban gitmişler falan değil, yüzlerce delil...

BAŞKAN - O dosyayı tabiî...

DOĞU PERİNÇEK - Size sunacağım tabiî Almanca iddianameyi ve hükümleri. Fakat, peki, yedi yıla mahkûm edilen Abdullah Çatlı nasıl İsviçre'nin Bostadelle Cezaevinden çıkartılıyor, bizim Türkiye Devleti içerisindeki kamu görevlilerinden öğrendiğimize göre, bu Türkiye Devletinin işi değil. Tabiî. Türkiye Devleti çıkardıysa o da bir rezalet; ama, doğrudan doğruya CIA. Amerika . Birleşik Devletleri "bu benim adamımdır" diyerek İsviçre nezdinde girişimde bulunuyor ve Abdullah Çatlı'yı cezaevinden daha hüküm infazı bitmeden çıkartıyor. Bu da, şu bakımdan önemlidir; yani, bunlar Amerika'yla öyle kuvvetli bir bağlantı içine girmişler ki, kurtarılıyorlar cezaevinden. Eroin kaçakçılığı gibi bir işe dahil oldukları halde kurtarılıyorlar. Şimdi, burada, Hiram Abas'lara, bazı MİT görevlilerine sormak lazım, siz, 1981'de bu adamlarla buluştunuz, bu adamları himaye altına aldınız, bu adamların suçlu olduğunu ben biliyorum 1980 yılında, gazeteler yazıyor, sıkıyönetim dosyaları var. Sıkıyönetim dosyalarında bu ekibin kanlı isler yaptıkları var. Bunlar, yok, Asala'ya karşı bilmem ne eylemler değil sayın komisyon üyeleri, buna dikkatinizi çekiyorum. Şimdi, bu adamlar, şöyle kurtarılmak isteniyor, bunlar vatan kahramanıdır, Asala'ya karşı eylemler yapmışlardır, efendim, PKK'ya karşı eylemler yapmışlardır, Abdi İpekçi'yi öldürmüş, Doğan Öz'ü öldürmüş... Nihat Erim'ler başka bir ekip, o da diyelim sol maskeli bazı örgütler tarafından -o bağlantı içinde olan- öldürülmüş. Bütün bunları PKK ile mücadeleyle, Asala'yla mücadeleyle falan bir ilgisi yok.

MAHMUT YILBAŞ (Van) - Onlar olmamış mı, Asala'yla mücadele olmamış mı?

DOĞU PERİNÇEK - Bizim öğrendiğimize göre bunlar Marsilya'da bir anıta bir molotof kokteyli atıyorlar, hepsi bu. 1 milyon dolar da para alıyorlar devletten, MİT'ten ve bunun üzerine MİT bu olayı sorguluyor ve (Marsilya olayından sonra "bunlar işe yaramıyorlar, verilen işleri de yapamıyorlar" diyerek bir süre MİT'ten kopuyorlar. Bizim öğrendiğimiz bu ve bunun doğru olduğunu biliyoruz. Şimdi, 1981'den sonraki faaliyetlerinde bunların doğrudan doğruya Amerika'nın kontrolü altına girdikleri ortaya çıkıyor. Bu bence son derece önemlidir. Neden önemlidir; ben, bu grubun -biz, buna Çiller Özel Örgütü diyoruz ve Tansu Çiller ve Özer Çiller'le bağlantılarını biraz sonra açacağım- içinde yer aldıkları olaylar, yalnız, Ömer Lütfü Topal cinayeti, kumarhane gelirlerinin paylaşılması, efendim, birtakım cinayetler, eroin kaçakçıları arasındaki çekişmeler, çatışmalar, rant kavgaları boyutunda değildir. Burada, Türkiye'nin bir bağımsızlık ve güvenlik sorunu vardır. Ben, Sayın Komisyonunuza sırf bunu anlatmak için geldim. Yani, herkes bunun Ömer Lütfü Topal... Yani, dikkatler o tarafa çekiliyor. Bu Türkiye tarafından kaldırılabilir. o çete bu çeteyle kavga eder, birbirlerini vururlar falan; ama, burada Türkiye'nin bir bağımsızlık ve güvenlik sorunu var. Bunlar, Türkiye'nin bağımsızlık ve güvenliğiyle ilgili büyük tertiplerin içinde yer almışlardır. Zaten, 12 Eylül öncesindeki faaliyetleri bize ilk ipuçlarını veriyor; çünkü, Türkiye'nin, 12 Eylül müdahalesiyle karşılaşması da bir güvenlik ve bağımsızlık sorunudur. Nasıl 12 Eylülden sonra Türkiye'nin nerelere sürüklendiğini görüyoruz ve aynı zamanda kanunsuz bir hareket. Askerler geliyor Anayasayı çiğniyor, kanunları ihlal ediyor, 146 ncı maddede işlenen suçu yapıyor, Türkiye Büyük Millet Meclisini cebren ortadan kaldırıyorlar. Buradaki rolleri açık; ama, yakın tarihteki rolleri 1-Azerbaycan darbesi, 1995 yılı mart ayında Azerbaycan'da biz bunu Türkiye'de ilk defa açıkladık, 1996 yılı 1 Haziranında; yani, ben, bundan 6 ay önce bir basın toplantısı yaptım ve ilk defa, Türkiye'de, Abdullah Çatlı'nın da rol aldığı ve Çiller'in içinde bulunduğu Azerbaycan darbesini bütün ayrıntılarıyla açıkladım. Ben açıkladığım zaman, basın vesaire buna iltifat etmedi; ama, bir süre sonra ne oldu, aynı, benim bilgilerimle Sayın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel "evet, Azerbaycan darbesi teşebbüsü olmuştur. Ben, bunu Sayın Haydar Aliyev'e bildirdim ve önledim" dedi. Arkasından, Sayın Haydar Aliyev, geçen de Türk basın mensuplarını davet etti, onlara dedi ki, " evet, Demirel bana Pakistan'dan, Pakistan seyahati sırasında telefon etti ve 'sana karşı darbe yapıyorlar' diye bildirdi. Bu darbenin içinde de Türkiye'li unsurların olduğunu söyledi" Biliyoruz. Böylece, bizim verdiğimiz bilgiler bütün ayrıntısıyla... Çünkü, o bilgilerin içinde şu da vardı, Demirel Aliyev'e bildirdi dedim ben 1 Haziran 1996 günü yaptığım basın toplantısında. Bu basın toplantısının metni size sunmuş olduğum dosyada aynen mevcuttur; bu doğrulanmış oldu. Azerbaycan darbesi nedir? Türkiye Devletinin yasal, meşru, Azerbaycan'a darbe yapmak diye bir politikası var mıdır ve olabilir mi? Azerbaycan darbesi bir yeraltı faaliyetidir ve sayın komisyon üyeleri, daha önemlisi, Azerbaycan darbesi, Amerika Birleşik Devletlerinin bir yeraltı faaliyetidir. Şimdi, bu Azerbaycan darbesi var değil mi, bu bir olgu; yani, yoktur diyemiyoruz artık. Var olduğuna göre, bu hangi devletin çıkarları için yapılmıştır sorusuna cevap vermemiz lazım. Kardeş Türk cumhuriyetlerinden birinde meşru bir cumhurbaşkanını devirmekte Türkiye'nin hiçbir çıkarı yok hele Haydar Aliyev'i devirmekte Türkiye'nin hiçbir çıkarı yok. Bunlardan "kardeşimiz" diye bahsediyoruz, rastlayınca sarılıyoruz, öpüyoruz ve Haydar Aliyev önemli bir denge unsurudur orada ve Haydar Aliyev gibi bir insanın bulunması Sayın Cumhurbaşkanının da belirttiği gibi Türkiye için yararlıdır. Kim Haydar Aliyev'i devirmek istiyor, bunu bütün dünya biliyor, Amerika Birleşik Devletleri. Şimdi, ispatlandı mı, Amerika Birleşik Devletlerinin Azerbaycan'da darbe planının içinde Abdullah Çatlı'ların ve o darbeyle birlikte ortaya çıkanların yer aldığı. Burada, önemli olan, Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı o zamanki Başbakan Tansu Çiller'in bu darbe faaliyeti içinde yer aldığıdır ve bu, aynı zamanda, Abdullah Çatlı'larla Tansu Çiller arasındaki bağlantının kanıtlarından biridir. Tek kanıt bu değil, biridir. Bu darbe, Çatlı'lar vesaire tarafından yapılıyor, Tansu Çiller bu işin arkasında var, işin arkasında esas olan kuvvet Amerika Birleşik Devletleri. Biri bu. İkincisi...

BAŞKAN - Efendim, şimdi, dediniz ki, bu darbeyi Türkiye devleti değil, Amerika Birleşik Devletleri; yani, CIA yaptırdı ve de şimdi diyorsunuz ki, Çiller de bu işin içinde diyorsunuz. Yani, Çiller de Amerika adına mı iş yapıyor, CIA adına mı iş yapıyor? Yoksa bağlantıyı nasıl kuruyorsunuz?

DOĞU PERİNÇEK - Evet, onun adına iş yapıyor. Başından beri onun adına iş yapıyor.

BAŞKAN - Amerika adına diyorsunuz.

DOĞU PERİNÇEK - Evet.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Arada soru sorabiliyor muyuz bir şey sorsam ben?

BAŞKAN - Tabiî, buyurun.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Ben önemli bir şey soracağım, bana göre çok önemli bir ayrıntı söyledi. Dedi ki "bu darbeyi Aliyev'e, Demirel, Pakistan yolculuğu sırasında telefonla haber verdi, Aliyev de bunu açıkladı. Yalnız, bunu, ondan evvel basın toplantısında ben açıkladım" Şimdi iki kişi arasındaki telefon konuşmasını ya Aliyev Sayın Genel Başkana aktarmış olabilir ya Demirel aktarmış olabilir. Bir üçüncü ihtimal, bu telefon dinlenmiş olabilir. Bunun hangisi doğru?

DOĞU PERİNÇEK - Ben, bana, bunu Demirel'in mi yoksa Aliyev'in mi açıkladığını...

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Hayır, siz dediniz ki, onu söylemiyorum, ifadenizde var "bunu ben basın toplantısıyla açıkladım; yani, basın toplantısıyla Demirel'in Aliyev'e telefonla haber verdiğini açıkladım" dediniz Şimdi iki kişi arasında geçen telefon konuşması...

DOĞU PERİNÇEK - Ben, bunu öğreniyorum.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Onu soruyorum ben de.

DOĞU PERİNÇEK - Ama, bunu Sayın Demirel'den mi öğrendim Aliyev'den mi öğrendim bunu açıklamıyorum; ama, sizin şuna dikkat etmeniz lazım, benim bu açıkladığım bilgi doğru mu yanlış mı?

SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) - Arada üç ay var.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Hayır, ben hukukçuyum, ben, tabiî, bir ülkenin cumhurbaşkanının bir başka ülkenin cumhurbaşkanına yaptığı bir özel telefon konuşmasını, siz, eğer basına duyurabiliyorsanız, aynı zamanda, bu, araştırma komisyonu üyesi olarak ben, bunun kaynağını da öğrenmek durumundayım, benim cumhurbaşkanım ne derece güven içerisinde, ben onu araştırıyorum, ona bakıyorum.

DOĞU PERİNÇEK - Belki sizin cumhurbaşkanınız yahut da hepimizin cumhurbaşkanı, tıkanıklıklar karşısında normal yasal süreçler işlemeyince ve Türkiye'nin başına karanlık bir kuvvet oturunca bunları bilgi olarak bize veriyor olabilir. Niye vermesin? Bunun hiçbir önemi yok.

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) - Bakın, iki cumhurbaşkanı arasındaki konuşmayı anlatmıyor, iki cumhurbaşkanının birbirleriyle telefonla konuştuğunu anlatıyor. Aradan geçen beş ay içerisinde zaten...

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Darbeyi haber veriyor.

DOĞU PERİNÇEK - Şimdi, efendim, bakın, bir şey söyleyeceğim, bunun kaynağı önemli değil.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Çok önemli.

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) - Bence bilgiler çok önemli.

DOĞU PERİNÇEK - Bakın, Sayın Cumhurbaşkanı Demirel Yaşar Bey'e demiştir ki "bunlar ne yapıyor, sizin başkanınız, genel başkanınız ne yapıyor? Kalkıyor Azerbaycan'da darbeler yapıyor, Türkiye'yi felakete sürüklüyorlar" Yaşar Bey de bizimle karşılaşmamızda bana demiştir ki "Demirel bana bunu söyledi." Yani...

BAŞKAN - Kaynağını açıklamıyorsunuz.

DOĞU PERİNÇEK - Ben, size başka bilgiler de vereceğim. Şunu söyleyeceğim.

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) - Bu anlatılanların hepsi çok gizli ve
öğrenilmiş ve dolayısıyla aynı yerden...

DOĞU PERİNÇEK - Nereden öğrendiğimizin önemi yok. Bakın, şunu söyleyeceğim size: Ben Sayın Cumhurbaşkanı Demirel'i 1995 yılında davetli olarak ziyaret ettiğim zaman oturduk, bana ilk cümle olarak şunu söyledi: "Türkiye'yi Batı böldü" dedi; "bölüyor, bölecek" demedi. Cumhurbaşkanının ilk cümlesi. Cumhurbaşkanı bana şunu söyledi: "Türkiye'yi Batı böldü." Hayret içinde kaldım. Harita çıkardı, sınırları gösterdi, haritasını bile yapmışlar. burada, size verdiğim belgeler içinde var bu. 1995 yılı. "Batı Türkiye yi böldü." Ondan sonra haritayı çıkardı "haritasını bile yapmışlar" dedi. Zaten Cumhurbaşkanı bunu "Sevres tehdidiyle karşı karşıyayız" diyerek topluma da söyledi; ama, benimle görüşmede bunu çok daha çıplak söyledi ve ben, o zaman şunu söyledim: Siz, sorumlu mevkilerde, devletin başında birinci sorumlu durumda olan insansınız. "Batı böldü" diyorsunuz, topluma bunun anlatılması lazım. Bir sınır tehdidinden bahsediliyor, nereden geliyor bu tehdit? Karanlığa yumruk sallanabilir mi? Şimdi, buradan şuraya geçeceğim; yani, bu bilgiler şu veya bu şekilde gelir. Bir cumhurbaşkanı, diğer bir cumhurbaşkanına telefon eder, bu yalnız
telefon dinlenerek öğrenilmez. Arkadaşına söyler, bu vahim bir olaydır, bunu Sayın Süleyman Demirel'in de bir sır olarak sonuna kadar saklayacağını sanmıyorum; bunlar yakınlara söylenir veyahut da şu bile olur: "Doğu Perinçek'e bunu gönderin de Türkiye kamuoyu bilsin, ondan başka bunu açıklayacak babayiğit yok." Bu da olur. Bunu da söyleyeyim yani. Sizin partinize bu geldiği zaman sizler partilerinize bunu açıklar mıydınız? Açıklamayacağınız zaten bugünden belli oluyor. Ben onu açıkladığım zaman hiçbir partiyi yanımda görmedim. Sizlerin mensubu olduğunuz partilerden biri çıkıp da "ne oluyor arkadaşlar, nasıl Türkiye'nin içinde bazı karanlık kuvvetler, hatta Başbakan Çiller kalkıp Azerbaycan'da darbe yapabilir?" diye bunlardan bahsetmedi. Demek ki, oralardan bunun söylenmesi mümkün olmadığı için bunu söyleyecek adam kimdir, Amerika Birleşik Devletlerinin Türkiye'deki faaliyetleriyle mücadele eden İşçi Partisinin Genel Başkanıdır. Oraya gelir bilgiler, başka bir yere gelmez. Neyse, burayı geçiyorum. Bu Azerbaycan darbesi. İkincisi, Çeçenistan'a silah ve adam göndermek. Şimdi, mantığınıza sesleniyorum, Türkiye'nin Çeçenistan'da 300-400 bin nüfusu olan bir halkı ayaklandırıp Çeçen halkının hakkını, hukukunu savunmak başka bir şey; ama. bunları silahlı bir mücadeleye itip Rusya'yı bölme planlarına dahil olmakta hangi politik,çıkarı vardır Türkiye'nin? Hiçbir politik çıkarı yoktur. Arkasından ne olmuştur? Rusya'da, Yeltsin'in Dışişleri Bakanı, Başbakanı çıkmıştır, demiştir ki "siz Çeçenistan'a silah ve adam yolluyorsunuz, biz de Kürt meselesini karıştırırız." Bunu dedi değil mi? Resmi olarak söyledi hem de öyle dedikodu falan değil. Çıktı, Moskova'da basını topladı "Türkiye Çeçenistan'a silah yolluyor, adam yolluyor ve onların da Kürt meselesi var, biz de; yani, onu mu karıştıralım" dedi. Onu karıştırırım diye Türkiye'yi tehdit etmiştir ve PKK gitmiş, Moskova'da bürosunu kurmuştur. Bütün Rusya içerisinde imtiyazlı, ayrıcalıklı bir şekilde çeşitli faaliyetlerde bulunmak, para toplamak, örgütlemek, Rusya'daki Kürtleri örgütlemek vesaire gibi imtiyazları da Rus devletinden almış mıdır; almıştır. Peki, bunlar kime yaramıştır? Türkiye Çeçenistan'ı karıştıracak, Sovyetler, bugünkü Rusya Federal Cumhuriyeti Kürt meselesini karıştıracak bir tek bu Amerika'ya yarar. Neden, Amerikalılar Rusya'yı kontrol ediyor, hem Türkiye'yi kontrol ediyor, bunların birbirleriyle devamlı kavga içinde, çatışma içinde olması Amerika'nın bu kontrolünü ağırlaştırır; çünkü, ikisi de birbirine karşı "aman Amerika benim yanımda olsun" diye Amerika'ya muhtaçtır ve bu neyle ilgilidir; Orta Asya doğalgaz petrol boru hatlarıyla ilgilidir. Rusya ile Türkiye devamlı birbirleriyle itişecek, kakışacak, o boru hatları da Amerika'nın tam denetimi altında olacak. Üçüncüsü, İran'la savaşı kışkırtmak. Tansu Çiller'in, İran'la savaşa kışkırtan birtakım komplolara girdiğini Tempo Dergisi ayrıntısıyla açıklıyor. Resmen, Büyük Millet Meclisinin haberi olmadan, Hükümetin haberi olmadan İran'la askerî konfrantasyona, cepheleşmeye yol açabilecek birtakım askerî girişimleri tahrik ediyor Tansu Çiller. O da, sanıyorum, millî güvenlik, bunun Cumhurbaşkanının haberi olmadan yapılamayacağının kendisine söylenmesi üzerine hatta Cumhurbaşkanını bile ikna etmek için birtakım komplolar yapıyor; ama, Cumhurbaşkanının müdahalesiyle bu önleniyor. Bu da Tempo Dergisinde bütün ayrıntılarıyla sergilendi, biz araştırdık, doğru. Türkiye ile İran arasında kim savaş ister? Amerikan kaynaklarına bakıyoruz, devamlı bir Türkiye İran savaş senaryoları, 1648 Kasr-ı Şirin Antlaşmasında Türkiye ile İran arasında bir hudut oluşmuş, hiçbir sorunumuz yok. İran'da İslamî rejim varmış, Türkiye'de laik rejim varmış bu iki ülkenin kendi iç meselesidir. Biz İran'ın rejimini belirleyemeyiz. İran'ın başına şu veya bu rejimi getirmeye bizim hakkımız yoktur. İran'ın da bizim başımıza şu veya bu rejimi getirmeye hakkı yoktur. Bu Türkiye halkının iradesine bağlıdır. İran'daki rejim de İran halkının iradesine bağlıdır; ama, bizim bir gerçeğimiz vardır; nedir; biz İran'ın başında kim olursa olsun, İran'la dost olmaya mecburuz.

MAHMUT YILBAŞ (Van) - Sayın Perinçek bir soru sorabilir miyim? Malum olan bir konu var. İran'la PKK arasındaki ilişkiler, zaman zaman da tırmanışa geçiyor ve fevkalade rahatsızlık verici boyutlara geliyor. Sizin kanaatinize göre veyahut da bu konuda bir inceleme yaptınız mı? Bu ilişki de Amerikan oyunu mudur?

DOĞU PERİNÇEK - Bu ilişkiler var.

MAHMUT YILBAŞ (Van) - Yani, İran'da...

DOĞU PERİNÇEK - İran'da, İran Hükümetinin, devletinin PKK'yı himaye ettiği ve kullandığı doğrudur; hiç tartışılmaz bir doğrudur. Suriye'nin, PKK'yı koruduğu da bir doğrudur. Irak için bu geçerli değil, onu söyleyeyim; fakat, bunlar nereden geliyor, Türkiye, İran ve Suriye'den bakıldığı zaman, bölgede. Amerika'nın bir uzantısı, Çekiç Güç, efendim, Irak'a ambargoya en sadık ülke. Irak'ı ikiye bölmüşsünüz, İsrail'in en yakın dostu. Buralardan baktığınız zaman, Suriye ve İran'dan, Suriye ile İran'ın dar kafalı yönetimleri ne diyor, Türkiye'nin başında bir bela olsun da bu bölgemizdeki...

MAHMUT YILBAŞ (Van) - Şunun için sormuştum, İran ile Türkive arasındaki ilişkilerin sertleşmesinden bir savaş ihtimalinin ortaya çıkmasında en fazla rol İran'la PKK arasındaki ilişkiden kaynaklanıyor. Bu konuda bir etüdünüz, bir incelemeniz var mı?

DOĞU PERİNÇEK - Var efendim Ayrıca, ben, bunu 1989 ve 1991 yılında Abdullah Öcalan'la görüşme yaptığım zaman ona da söyledim ve açıklattım da zaten. "Biz, İran tarafından korunuyoruz" diye -benim orada kitabım var size göndereyim- Abdullah Öcalan kendi ağzıyla söylüyor zaten İran'ın kendilerini koruduğunu.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Şimdi, burada, sizi teyiden bir ilave yapabilir miyim? Şimdi, benim çözemediğim yorumlarınızı büyük bir dikkatle dinliyorum. Yeri geldikçe de yazıyorum. Şimdi, diyorsunuz ki, bu İran'a yapılacak harekât olayından da benim başından beri haberim vardı.

DOĞU PERİNÇEK - Hayır benim haberim yoktu.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Hayır, benim haberim vardı da nasıl önüne geçildi de Tempo Dergisinin anlattığı gibi değil.

DOĞU PERİNÇEK - Sizin haberiniz var, onu siz düzeltirsiniz.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Önemli olan sizin ifadeniz. Biz burada sizi dinliyoruz. Ben Komisyonun üyesiyim. Şunu söyleyeceğim: Dediniz ki, Amerika'nın, PKK'yı, PKK'nın İran'daki varlığını ve Türkiye'ye karşı oradan hasmane eylemlerini düzenlediği...

DOĞU PERİNÇEK - Düzenledi demedim ben. Ben dedim ki, İran dar kafalı anlayışları yüzünden, Türkiye'yi, burada, Amerika'nın bir uzantısı olarak gördüğü için, İsrail'in en yakın müttefiki olarak gördüğü için ve Amerika'nın Kuzey Irak'taki Kürt devleti planına Türkiye her an girebileceği için Türkiye'yi aşağı doğru balon yapan, sarkma ihtimali olan bir güç olarak değerlendiriliyor. Türkiye, İran'dan ve Suriye'den baktığımız zaman.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Benim sözüm o değil. Sayın Valimizin sözüne ilaveten diyorum ki, İran'daki PKK varlığı ve oradaki hasmane hareketler Amerika olayı mıdır? Siz dediniz.

DOĞU PERİNÇEK - Hayır demedim, ben öyle bir şey demedim. Ama. Amerika bundan memnun; yani, Amerika doğrudan doğruya bunu planlıyor falan diye bir şey demiyorum; ama, bu, Amerika'nın çok işine geliyor; çünkü neden, Amerika'nın Foreign Affairs, Foreign Reports, Mediterrane Quarter gibi Dışişleri Bakanlığı, Savunma Bakanlığı, Pentagon ve CIA'ye yakın yarı resmî organlarını biz izliyoruz. Size bunların İngilizce nüshalarını takdim edebilirim. Buralardan izlediğimiz tespitlerimize göre, sürekli bir Tüırkiye-İran çatışması senaryosu var oralarda. Yani "Türkiye ile İran savaşacak." Niye savaşsın Türkiye ve İran? "Su savaşları olacak." Niye su savaşları olsun? Aslında, Türkiye'nin çıkarları ve bölge ülkelerinin çıkarları açısından bu savaşların olması için hiçbir neden yok. Hatta, Türkiye ile İran'ın çatışması, bence, olağanüstü bir manipülasyonla, bir kışkırtmayla tamamen yapmacık olarak gerçekleşebilir. Çünkü, İran ile Türkiye arasında hiçbir önemli sorun yok. İstikrar kesbetmiş bir sınır var, ilişkiler var, önemli bir ticaret hacmi var; ama, PKK, burada, dediğiniz gibi İran'ın PKK'yı himaye etmesi önemli bir gerçek, Türkiye'nin bundan haklı rahatsızlıkları var. Öte yandan, İran'da diyor ki, "Türkiye'de Halkın Mücahitlerini himaye ediyor." "Van'da Halkın Mücahitlerine üs vermiş" diyor. Böyle şeyler var. Tabiî, bu iki devlet de yanlış yapıyor; Türkiye de yanlış yapıyor, İran da yanlış yapıyor. Bu iki devletin şunu yapması lazım: Bizim dış ticaret hacmimizi nasıl 10 milyar dolara çıkartırız;. ondan sonra nasıl işbirliğimizi geliştiririz; nasıl, bu Kürt meselesinin bölgede Amerika tarafından kullanılmasını birlikte sırt sırta verir, önleriz, ortadan kaldırırız diye kafa kafaya vermesi lazımken, ikisi de Amerika'dan gelen gütmelerle diyelim ve kışkırtmalarla ve Türkiye'nin Amerika'ya aşırı bağımlılığı ve Türkiye Devleti içinde Amerikancıların aşırı yerleşmesi ve düğüm noktalarını ele geçirmeleri yüzünden böyle bir cepheleşme ortaya çıkıyor.

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) - İzin verir misiniz bir şey sormak istiyorum..."İran'la Türkiye arasında ciddî bir sorun yok" dediniz doğru olarak; ama, İran kaynaklı Türkiye'de bazı suikastlar olduğunun doğrultusunda bilgileriniz var. Mesela Çetin Emeç, Uğur Mumcu...

İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - Biraz sonra konuşacağız.

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) - Onu anlatacaksınız, o başka; oraya onu nasıl bağlıyorsunuz?

İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - Oraya da geleceğiz. Şimdi, onlara biraz sonra konuşacağız. Oralarda Özer Çiller falan var, onların çıkarları var; onları biraz sonra konuşacağız. Ben, isterseniz, kendi analizimi bozmadan devam edeyim.

BAŞKAN - Bozmadan devam edin; hatta, soruları sonradan soralım.

İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - Soruları buyurun. iyi oluyor, açılıyor. Birinci olay Azerbaycan darbesi; arkasından Çeçenistan'a asker ve silah yollamak; arkasından Türkiye ile İran arasında çatışmalar kışkırtmak; dördüncüsü Çin'in Uygur bölgesine bundan iki üç ay önce sabotaj timleri gönderiliyor. Şimdi, diyeceksiniz ki, bu Doğu Perinçek bize gazete kupürleri veriyor; bu gazetede yazıyor. Gazete kupürü; ama doğru. Bunu, biz istihbar ettik; bize bildiren de, açık söylüyorum, Genelkurmay istihbaratıdır.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Türk Genelkurmayı?..

İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - Evet, Türkiye Genelkurmayı istihbaratı. Ben, zaten bütün kaynaklarımı her zaman açıklıyorum ve ben kimseyle direkt temas halinde değilim; ama, ben arkadaşlarıma, çok esaslı, 25-30 yıl içinde yetişmiş, bu konularda bilgili Türkiye Devletinin bile elinde belki o derece uzman, esaslı insanlar yoktur; bir kadromuz var; onlara şu talimat verilmiştir İşçi Partisi tarafından "size biri bilgi getirdiği zaman diyeceksiniz ki, kimden geliyor bu bilgi; ben dedikodu, fiskos falan kabul etmem; bana söyleyeceksin ki, ben bunu araştırayım" ve ben bunu açıklarım. Bakın, ben ısrarla televizyon konuşmalarımda, basın toplantılarınıda Genelkurmay istihbaratındansa Genelkurmay istihbaratı diyorum, bilmem; Dışişleri Bakanlığı istihbaratındansa Dışişleri Bakanlığı istihbaratı diyorum. Bir dergide okuduysam, Amerika'nın Foreign Reports Dergisinden aldım diyorum veya Rusya'nın bilmem ne dergisinden aldım diyorum; kaynak gösteriyorum ve o kaynaklara da "bilgi alınıp yayınlanmasına izin veriyor musunuz bu bilginin" sorulmaktadır. "Evet, veriyoruz." Peki yayınladığımız zaman bunu yalanlayacak mısınız; yalanlayacaksanız biz yayınlamayız. "Yalanlamacağız." Size soruyorum üç aydır benim Genelkurmay istihbaratı kaynaklı açıkladığım hangi bilgi yalanlanmıştır. Gitmiş hepsi; basın mensupları gidiyor, Genelkurmaya soruyor. Tümgeneraller, tuğgeneraller onlara şunu söylüyor: "Doğu Perinçek'in bütün söyledikleri yüzde yüz doğrudur." Siz de gidin lütfen sorun. Komisyorı olarak Genelkurmay Başkanlığına başvurun ve Doğu Perinçek'in size atfen söyledikleri doğru mudur, yanlış mıdır diye sorun. Ayrıca, siz onlardan resmî bilgi isteyin. Ben şu çağrıyı da yapıyorum Genelkurmaya: Bu bilgileri bu şekilde dışarı vermek yanlış; bu bilgileri Mecliste kurulan komisyona göndermelidir. Bu bilgileri, Yüce Divan savcılık makamı olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına göndermelidir. Bu bilgileri, Hükümete göndermelidir ve normal süreçler işlemelidir. Devlet mekanizması çalışmalıdır. Sorulduğu için söylüyorum; Çin'in bu bölgesine bir sabotaj timleri gönderiliyor. Raşit Dostum burada köprü başı rolü oynuyor Afganistan'daki. Raşit Dostum'un çok sıkı CIA bağlantıları var. Amerika'nın oradaki adamı. Taliban bir adamı, o Kabil'i işgal eden. Amerika'nın diğer yedek kuvveti de işte bu Raşit Dostum ve bunlar gönderiliyor. Biz, bunu haber alıyoruz ve ben, Sayın Cumhurbaşkanına 18 Ekim tarihinde gittiğim zaman bir mektup bıraktım; o mektubun bir nüshasını dosyaya koydum; o dosyada, o mektupta şunu söyledim: Bakın, Uygur bölgesine sabotaj timleri gönderiliyor. Gönderen Yarbay Ankara'da bir JİTEM Yarbayı, vesaire falan filan, Raşit Dostum ilişkileri, orada hepsi yer alıyor. Bunu derhal durdurun. Ben, bunu, o zaman basına açıklamadım. Herhalde, Sayın Cumhurbaşkanı, bunu Genelkurmaya gönderiyor; bir müddet sonra biz basına da açıkladık ve derhal durdurun dedik bu tertibi. Genelkurmay Başkanı bizzat topluyor Genelkurmayda ve diyor ki "bu tertibi durduracaksınız; bu, yasadışı yeraltı faaliyetidir. Benim altımı mı
oyuyorsunuz" diyor ve durduruluyor. Şimdi, bu da, niye Çin Halk Cumhuriyeti ile Türkiye böyle bir şey içine girsin. Türkiye'nin kendi içinde bir ulusal sorun var. Bilmem bir Kürt meselesi var; kendi içinde Alevî-Sünnî sorunları var; yani, devamlı, biz, birilerine sen de benim sorunlarını karıştır diye bir malzeme mi yaratmak istiyoruz. Çok açıktır ki, burada Türkiye'nin hiçbir ulusal çıkarı yoktur, hiçbir. Güvenliği açısından, bağımsızlığı açısından vahim şeylerdir bunlar ve Çeçenlerin bir sorunu varsa, bilmem Türk halklarının bir sorunu varsa, bunlar, şiddet kullanılmadan, oralarda şiddet kışkırtılmadan yasal platformlarda ve o ülkenin iç meselesi olarak ele alınarak , çözülebilir. Nasıl Türkiye'nin Kürt meselesi iç meselesidir ve bu en temel bir tezdir. Türkiye, bütün dünyaya diyecektir ki, Kürt meselesi benim iç meselemdir; karışamazsınız; bunu ben çözerim. Yok Avrupalılar gelecek, yok insan hakları gelecek, yok Amerika gelecek, teftiş edecek; bu kabul edilemez ve biz, Birleşmiş Milletlerin üyesiyiz ve bütün ülkelerin sınırlarını meşru olarak kabul ediyoruz, bunları değiştirmek gibi Türkiye Devletinin bir faaliyeti de olamaz. Buna rağmen, işte Çin'in bilmem Uygur bölgesine sabotaj timleri gönderiliyor ve Genelkurmay bunu durduruyor. Burada da Çiller örgütü ve bu faaliyet vardır. Beşinci önemli dış tertip diyelim, Kuzey Irak'taki CIA faaliyetine bu örgütün karışmış olmasıdır.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Abdullah Çatlı örgütü diyorsunuz?..

İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - Çiller örgütü. Abdullah Çatlı, Çiller örgütünün infaz şefi. Kuzey Irak'taki CIA tertiplerine...

BAŞKAN - Sayın Perinçek, bu bize verdiğiniz belgede diyorsunuz bir yerinde: "General Dostum'la Türkiye'nin bu ilişkileri ta Özal dönemine uzuyor ve orada JİTEM'in dört elemanı da şu anda Dostum'un karargâhında" diyorsunuz. Şimdi, diyorsunuz ki, Çiller özel örgütü bu...

İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - Turgut Özal tarafından kurulan örgütün devamı bu efendim; bugün ,Çiller, etrafında bir özel büroya dönüşmüştür; ama, bunun ilk kurucusu Turgut Özal'dır. Turgut Özal zamanında bir özel büro kuruluyor. Bu özel büronun başında Hiram Abas ve Mehmet Eymür var; yani, Abdullah Çatlı'yla 1981 yılında buluşan Hiram Abas var. Bu zaten o zamanlar basına çok yansıdı ve hatta Turgut Özal'ın bir planı var: MİT'i sivilleştirelim. Bu, tabiî, kamuoyuna böyle sempatik sloganlarla sunuluyor, MİT'in sivilleştirilmesi gibi; ama, aslında, bu, MİT'in CIA'laştırılması planıdır. MİT'in içindeki askerlerin temizlenmesi, askerler temizlenirken yurtsever bilmem ne unsurların da temizlenmesi ve MİT'in, tamamen, Hiram Abas'ın kişiliğinde, CIA'nın yüzde yüz kontrolü altına alınması tertibiydi. Bunu başaramadılar.

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) - Hiram Abas'ı niye öldürdüler; bunun için mi öldürdüler?

İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - Bilemiyorum onu; bilemediğim bir şeyi söylemiyorum; ama, bence, o karanlık bir cinayet. Neden; taşeron örgüt tarafından öldürüldüğü çok açık. Yani, onu Dev-Sol öldürdü diye çıktı; ama, o taşeron bir örgüttür. Niye öldürdü falan; bilemiyorum. Bilmediğim konularda bir şey söylemeyeceğim; ama, bence, mesela bu soru anlamlı bir soru.

HAYRETTİN DİLEKCAN (Karabük) - Yalnız, müsaade ederseniz... Az önce, "bu Özal tarafından sivilleştirilmesi adına tamamen CIA kontrolüne verilmesi için MİT'in yapılan bir girişim" dediniz; fakat, 12 Eylülden sonra da -henüz 12 Eylül devam ediyor- generaller başta ve onların etkileri devam ediyor diye Amerika'nın "bizim oğlanlar" şeklinde ifade ediyorsunuz. Hem "bizim oğlanlar" Millî İstihbarat Teşkilatı da ihtilalin oluşması açısından kullanılan zemin hazırlayan bir pozisyonda, bu pozisyonun başında "bizim oğlanlar" var ve bu "bizim oğlanlar"ın sivilleşmeye dönük hareketinde, yine CIA'ın kontrolüne tamamen geçmesi gibi ilgili olarak değerlendiriyorsunuz. Ben, burada, kafamda kurguyu sağlayamadım.

İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - Bir çelişme var gibi; değil, Şöyle açayım efendim. Ordunun...

HAYRETTİN DİLEKCAN (Karabük)- Çünkü, büyük bir çelişki ortaya çıkıyor. Amerika ihtilali yaptırıyor; ihtilalin generaller başında ve MİT tamamen, ihtilali hazırlamak için altyapı oluşturan bir konumda ve bir sivil cumhurbaşkanı, böyle bir örgütü "sivilleştirelim" dediği zaman, tamamen CIA'nın kontrolüne girmesiyle ilgili bir hadise olarak değerlendiriyorsunuz. Kusura bakmayın kafamda o kurgu oluşmadı.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Özür dilerim, aynı soruyu soracağım. Buradaki "our boys" generaller mi?

İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - Evet, generaller: ama, 5 general.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Darbe yapan "your boys" generaller.


İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - "Our boys". Şimdi, efendim, bakın, bu soru bence son derece anlamlı ve çok teşekkür ederim böyle bir soru sordukları için. Şu bakımdan anlamlı: Bir kere "our boys" dedikleri o 5 general bile -0 5 generalin dışında olan Haydar Saltık dışında- büyük ölçüde kendilerini bu oldubittiler sonucu bu müdahaleyi yapmakla zorunlu gördükleri yapmakla zorunlu gördükleri bir ortamda bulmuşlardır. Haydar Saltık, Amerika'da darbecilik okulunda okumuş, Türk askerî hiyerarşisinin tepesinde olan tek adamdır ve darbe planlarını 1978'de hazırlamaya başlıyor; bir tek onun bilinçli olarak bu işin içinde olduğunu ben sanıyorum. O öyle; bilinçli yani; ama, diğer 5 general -Kenan Evren ve diğer 4 tanesinin başından, 1977'den itibaren, efendim biz Türkiye'yi istikrarsızlaştıralım; Abdi İpekçi'yi öldürtelim; ondan sonra diyelim ki, müdahale etmemiz lazım diye bir planın içinde olduklarını bilmiyorum. Kesin bilmiyorum. Daha çok benim gördüğüm -belki biri daha öyledir falan ama- bir istikrarsızlaştırma planıyla bunlar öyle bir ortama getirildiler ki, başka çare yok ortamına. Başka çare yok fikrini ben kendim savunmuyorum; onların değerlendirmesi bu. Burada, ama Haydar Saltık'ın -ben tarih önünde konuşuyorum, sanıyorum teybe de alınmaktadır, ileride ortaya da çıkacaktır...


Ordudaki "Our Boys" (Bizim Çocuklar)

BAŞKAN - Zabıtlara geçiyor.

DOĞU PERİNÇEK - ... Orgeneral Genelkurmay İkinci Başkanı Haydar Saltık'ın, o zaman, bu işte bilinçli olarak ve tamamen CIA'la da bağlantılı olarak bu işin içinde olduğunu kuvvetle, elimdeki bilgilere dayanarak kuvvetle sanıyorum. Yani, tespit ediyorum diyemeyeceğim. Başka yaptıklarıyla da birleştirdiğim zaman. Ordu, beyefendi komple bir şey değil; yani, ordu, her şeye rağmen, Mustafa Kemal'in kurduğu ordudur ve o dönemden önemli birikimler gelenekler taşır. Ne kadar tahrip edilse, ne kadar NATO'ya gitse, ne kadar Amerika'yla bağlantıları olsa, onun içinde bizim Kurtuluş Savaşımızın bazı kalıntıları, mirası vardır. O, tamamen tasfiye edilememiştir. Bu bütün Türkiye için geçerli, yalnız ordu için değil. Yalnız, ordu için daha da geçerlidir. O bakımdan, ben, 12 Eylül'ün, hiyerarşinin tepesindeki 5 generalden Amerika'nın "our boys" diye söz ettiğini söylerken, bütün ordu için bunu kabul etmiyorum. Öyle olmadığı çok açık; yani ,bir yandan 5 general onları yaparken, bir yandan ordunun kurumları, mekanizmaları içerisinde o İstiklal Savaşı gelenekleri, bağımsızlık gelenekleri falan, belli ölçülerde belli kurumlarda yaşamaktadır.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Bedrettin Demirel'in açıklamasını daha sonra buna mı bağlıyorsunuz?

DOĞU PERİNÇEK - Evet, işte Demirel de. Demirel 1960'larda "Morisson Süleyman" falan dedi, affedersiniz...

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Ben Bedrettin Demirel'i söylüyorum efendim.

DOĞU PERİNÇEK - Onu bilmiyorum.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Onun bir açıklaması var, sizi teyit eden...

DOĞU PERİNÇEK - Ne diyor efendim?

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - İhtilalin şartlarının hazırlanmasıyla ilgili.


ABD'de Darbecilik Okulu
DOĞU PERİNÇEK - Haydar Saltık hazırlıyor, planları o yapıyor. Haydar Saltık önemli; Türkiye'nin askerî hiyerarşisi içinde Amerika'daki darbecilik okulunda eğitilmiş tek adam. Amerika'da darbecilik okulunda eğitiliyor. Neyse. O ordu burada komple değil, bütünüyle böyle bir şeyin içinde yer almıyor ve hepimiz biliyoruz, MİT'in içinde eskiden beri askeriye de var, sivil kuvvetler de var. Ben sivil kuvvetlerin tamamı CIA'cıdır da demiyorum; o çok yanlış veyahut da oradaki askerlerin tamamı yurtseverdir ve millî kuvvetlerdir de demiyorum; ama, MİT'in sivilleştirilmesi planı aslında bir sivilleştirme planı değildir diyorum. MİT sivilleştirilebilir; ama, yurtsever bir bakış açısıyla ve...

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Kendi yorumunuzu söylüyorsunuz


Hiram Abas Abdullah Çatlı'larla o işleri yapan adam
DOĞU PERİNÇEK - Evet kendi yorumum. ...ulusal bir teşkilat haline dönüştürülmesi düşüncesiyle de sivilleştirilebilir; ama, bu sivilleştirmenin öyle olmadığı şuradan anlaşılıyor. Başında Hiram Abas var. Hiram Abas kim; Abdullah Çatlılarla o işleri yapan adam. Hiram Abas kim; Amerika'nın MİT içindeki en yakın adamı. Zaten Amerika'nın en yakın adamı; şu kadarı belli: Abdullah Çatlı ile 1981 yılında buluşuyor. Kim buluşur ve onunla birtakım tertiplere girer. Devam edelim. Kuzey Irak: Kuzey Irak'ta da gördük; işte son Irak Hükümetiyle -Irak Kürdistan Demokrat Partisi Barzani'nin liderliğindeki- arasındaki ittifak üzerine orada Amerika darbeler yedi ve birtakım CIA ajanları kaçıştılar çil yavrusu gibi. Guam Adasına götürüldüler. Bu olayları hepimiz yaşadık. CIA peşmergeleri diye yani. Amerikan resmî makamları da bunu kabul etti. Gazeteler de yazdı; çok açık yani. Kuzey Irak'ta bir faaliyet var. Kuzey Irak'taki faaliyetine işte bu Çiller özel örgütü de büyük ölçüde dahil oluyor. Şimdi, bunların toplamına baktığımız zaman Türkiye ile Rusya'yı karşı karşıya getirmek; Türkiye ile İran'ı karşı karşıya getirmek; Türkiye ile Irak'ı; Türkiye ile Azerbaycan'ı karşı karşıya getirmek; Irak üzerinden Türkiye ile bütün Arap dünyasını karşı karşıya getirmek. Türkiye ile hatta hiçbir problemi olmayan ve iyi ilişkiler geliştirmesi Türkiye'nin çıkarları açısından şart olan Çin Halk Cumhuriyetini karşı karşıya getirmek. Bunun bir Amerikan çıkarlarına hizmet eden bir faaliyet olduğu çok apaçıktır ve bu neyle ilgilidir? Deniyor ki -resmî olarak Amerikan kaynaklarında görüyoruz- "Türkiye kriz bölgelerine müdahale gücü olmalıdır." Bu Foreign Reports, Foreign Affairs, Mediterranean Ouarterly diye demin adlarını verdiğim yarı resmî organların hepsinde bu geçiyor. "Türkiye kriz bölgelerine müdahale gücü olmalıdır." Açınız Çiller'in katıldığı hükümetlerin programlarını; hepsinde bu ibare aynen vardır ve 1994 yılına kadar Doğan Güreş tarafından da bu ibare Savunma ve Havacılık Dergisinde yayımlanmıştır -benim verdiğim dosyalarda var- aynen kullanılmıştır; yani, Amerikan yarı resmî organlarında deniyor ki, "Türkiye'nin misyonu kriz bölgelerine müdahale gücü olmalıdır." Neresidir bu kriz bölgeleri? Kafkaslar, Balkanlar, Ortadoğu, Orta Asya. Bakıyoruz, bizim hükümet programlarımıza giriyor bu; bakıyoruz Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, bu ibareyi aynen kullanıyor. Yani, Türkiye hükümetleri, son Refah Partisi-Doğru Yol Partisi Hükümeti Programında aynen bu ibareye rastlamadım; ama, bunu çağrıştıran ibareler var; ama, evvelki hükümet programlarında, Çiller'in bulunduğu, bütün Başbakanlık yaptığı ve daha sonra Anavatan Partisiyle kurduğu Hükümet Programlarında bu aynen var ve işte, bunu Türkiye'ye kabul ettirmek zor. Türkiye'nin geleneksel bir politikası var: "Yurtta barış, cihanda barış" diye Mustafa Kemal Atatürk tarafından tanımlanmış bir politikası var. Sadabat Paktı, Ortadoğu ülkeleriyle dostluk; Balkan Paktı, Balkan hükümetleriyle dostluk; kuzeyimizdeki kim olursa olsun, Sovyetler Birliği, vesaire, çatışmalara girmemek. Bu politika çizilmiş ve sınırların ötesinde, işte sınırları genişletme falan filan gibi hevesler, hayaller içinde olmamak; fakat, 1980'lerden sonra Amerika şunu Türkiye'nin önüne getiriyor -bu o zamanki MİT Başkanı Fuat Doğu tarafından da söylenmiştir- artık biz bunları terk edelim, cihan Türklüğü politikasına ve işte bütün Rusya'daki, Sovyetler Birliğindeki o zaman İslamlarla birleşme politikasına dönelim diye Fuat Doğu formüle etmiştir. Hatta aynen böyle; bırakalım "yurtta sulh, cihanda sulh"u; bu eskimiştir; bugünkü dünya realitesi tarafında geçersizdir. Biz, cihan Türklüğü politikasına ve İslam politikasına dönelim ve Orta Asya'daki Türklerle, şunlarla, bunlarla ilgilenelim şeklinde formüle edilmiştir. Bu, tamamen Amerika'nın planlarıyla bağlantılıdır ve Türkiye'yi, komşuları aleyhine böyle cereyanların içine sokma amacıyla ilgilidir. Bakın, ben, şunu ayırıyorum: Biz, tabiî Türk Cumhuriyetleriyle özel ilişkiler içinde olacağız. Orta Asya'daki Türk Cumhuriyetleriyle Türkiye Cumhuriyeti kesinlikle -tabiî kültürel bağları, dil bağları, ekonomik çıkarları hepsi mazlum milletlerdir bunlar- ilişki içinde olacak; kardeşlik olacak; onlarla ilişkilerimiz başkalarından farklı da olacak; özel bir yer de verilecek; bunların hepsi doğru politikalardır; ama, bunun, ötesinde buralarla başka, Amerika çıkarları adına ilgilenmek, buralarla komşuları arasında kavgalar çıkarmak. Çünkü, ne Özbekistan ne Kırgızistan ne Türkmenistan ne Kazakistan ne Azerbaycan, Rusya ile veya Çin'le bir çatışma içine girmek istemiyor. "Bizim oralarla sıkı bağlarımız var "diyor. Türkiye, köprü başı olarak Amerika'nın. oralara girip bu tür çatışmaları kışkırttığı zaman benim demin tanımladığım, Türkiye'nin ulusal çıkarlarından farklı bir kanal içine girmektedir. İşte, Çiller özel örgütünün esas, menhus diyeceğim rolü buradadır. Türkiye'yi birtakım oldubittilerle, bütün çevresiyle ve Asya'yla çatışma içine sokmak ve sonunda Amerika'yla kader bağından başka bir alternatif bırakmamak. Çünkü, hatırlayalım, Birinci Dünya Savaşına biz nasıl girdik; Sivastopal'ı gitti, Goben Breslav bombaladı; ondan sonra paldır küldür biz kendimizi savaşın içinde bulduk. Bu sefer Goben Breslav rolünü işte bu örgüt oynamaktadır; Azerbaycan darbesi, falan filan demin saydığım kışkırtmaları ve tertipleri yaparak; Goben Breslav'dır...

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Eşref Bitlis?..

DOĞU PERİNÇEK - Evet... Oraya şimdi geleceğim.

HAYRETTİN DİLEKCAN (Karabük) - Ben, burada bir hususu öğrenebilir miyim, az önce konu geçmeden. Kuzey Irak'ta da özel örgütün Amerika'ya Guam Adasına CIA ajanlarının taşınmasında rol aldığını, birlikte hareket ettiklerini söylediniz; ancak, ben burada yine bir kurgu sağlayamadım. Kamuoyunda kumarhane, eroin ticareti veya benzeri birtakım işlerle, yasadışı işlerle ilgili olarak malum kişilerin, mesela Topal cinayeti, Behçet Cantürk'ün... Yani PKK'ya finansman desteği noktasında veya PKK'ya şantaj yoluyla para vermek mecburiyetinde kalan şahısların özel örgüt tarafından temizlendiğine dair kamuoyunda, basın yayın organlarında iddialar var. Şimdi, Amerika'nın PKK'ya destek verdiği noktasında, en azından lojistik destek verdiği veya müsamaha gösterdiği noktasında genel bir kanaat var kamuoyunda. Şimdi, bakıyoruz, Amerika PKK'ya lojistik destek veriyor; PKK'nın desteklediği şahıslar veya PKK'ya destek veren şahıslar öldürülüyor. Yine Amerika'yla çıkarları tevlit etmiş, birleştirilmiş şahıslar bu işlerin içinde oluyor. Yani, o zaman, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin dışında, tamamen, bu şahısların birbirleriyle bir gösteri maçı yapar gibi uğraşmaları kurgusu ortaya çıkıyor; ben, burada bu bağlantının nasıl kurulduğunu mantıken, zihnimde belki bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor; belki anlatım şeklinizdeki bağlantıları dikkatle dinlerken kaçırmış olabilirim diye düşünüyorum; ama, öldürülen şahıslar PKK sempatizanı olacak veya PKK'ya destek veren şahıslar olacak. Bu şahıslar CIA'in güdümünde olan şahıslar tarafından...

DOĞU PERİNÇEK - Yani, iki tarafta CIA, Amerika var, niye birbirlerini öldürüyor diyorsunuz.

HAYRETTİN DİLEKCAN (Karabük) - Şimdi, Amerika, yani bizi seyretsin diye ringe iki tane boksör çıkarmış; bizler de seyredelim. Amerika, acaba sadece şu mantıkla mı yapmaktadır; işte benim gücümü görün, ben kendi kendimle de kavga edebilirim gibi bir pozisyon mu sergilemek istiyor. Böyle bir ... imajı vermek suretiyle, dünya kamuoyunda güç gösterisinde bulunmak için mi bunları yapıyor? İki tane CIA bağlı örgüt, ikisi de CIA tarafından... Bu mu anlatılmak , isteniyor; yoksa Amerika sırf kukla oynatmak için, dünya sahnesinde siyaset yapma yakından bildiğimiz için bunu da kafam pek algılamıyor. Yani, o bağlantılar birinden birisinin yanlış olması gerekir diye düşünüyorum ben. Kusura bakmayın, eğer yanlış yorumladıysam. Benim, anlattığınız şeylerden ortaya çıkarabildiğim kurgu kopuklukları olarak değerlendiriyorum.

DOĞU PERİNÇEK - Efendim, şimdi, birinci nokta, niye kopukluk olsun. Azerbaycan darbesini Amerika'nın yaptırdığı açık. Burada, karşıda Amerika'nın bir gücü yok.

HAYRETTİN DİLEKCAN (Karabük) - Yok, ben, Azerbaycan'la ilgili demedim. Irak'la bağlantılı olarak...


Sağ-Sol Örgütler ve Mafya Eroin Aracılığıyla Kontrol Altında
DOĞU PERİNÇEK - Şimdi, onu söyleyeceğim. Bakın, efendim, bu çok önemli. Çiller özel örgütü PKK ile aynı çanaktan beslenmektedir. Nasıl; PKK Suriye'den uyuşturucuyu getirmektedir; bunlar almaktadırlar ve Ege güzergâhı denen yol üzerinden Avrupa'ya sevk etmektedirler. Abdullah Çatlı, burada, Hollanda bağlantısıdır. Hüseyin Kocadağ da Fransa bağlantısıdır. Bunların Hollanda'da ve Fransa'da ayakları vardır ve...

HAYRETTİN DİLEKCAN (Karabük) - Özür dilerim, bağlantılarla ilgili olarak; Fransa ve Hollanda bağlantısı derken, müşahhas, bizim için ülkemizde olmayan şahıslar olması hasebiyle, bilinen, maruf olarak bilinen isimler verebilir misiniz?

İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - Efendim, bu, işte Türk mafyası deniyor, şu deniyor, bu deniyor; hatta birtakım sol maskeli örgütler var Fransa'da. Bunlar birtakım sol maskeli örgütleri de kullanıyor. Eroin işinin içine birtakım, kendisinin sol diye tanımlayan örgütler çekilmiştir. Eroin aracılığıyla tamamen kontrol altına alınmıştır. Çünkü, onlara da eroin ihalesi verdiğiniz ve onları buradan beslediğiniz zaman, her türlü ihaleyi de yaptırabilirsiniz. Yani; diyelim "Sabancı'yı öldürt" veyahut da "Sabancı'nın kardeşini öldürt" dediğin zaman o öldürür.

BAŞKAN - Biraz toparlarsanız...

İŞÇİ PARTİSİ GENEL BAŞKANI DOĞU PERİNÇEK - Tabiî, ben sorular üzerine... Yani, sonuç itibariyle burada bunlar siz dediniz ki "Amerika PKK'ya müsamaha gösteriyor." Doğru. Amerika PKK'ya müsamaha gösteriyor. Neden...; çünkü, Amerika Türkiye'ye diyor ki "benim kriz bölgelerinde müdahale gücüm olacaksın." Burada da kritik sorun nedir; Kuzey Irak'ta bir Kürdistan kurulacak, sen de bunu himayen altına alacaksın. Amerika'nın Türkiye'ye dayattığı plan budur ve bütün bu kavgalar bilmem neler en sonunda bu eksende oluşmaktadır buraya dikkatinizi çekeceğim. Çiller, burada, Amerika'nın dayattığı -Turgut Özal'da bunun içindeydi- Turgut Özal-Çiller çizgisi Amerika'nın dayattığı Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulsun, biz de bunu himaye altına alalım, Musul Kerkük petrollerinden de yüzde 5- yüzde 6 hisse alalım, Sayın Turgut Özal'ın o zamanki ifadesiyle "1 koyalım 5 alalım" ve Turgut Özal, Baker geldi, 1991 başında Çankaya'da görüştü, hemen arkasından şunu söyledi; Irak halkları, Körfez Savaşı öncesinde ve Kürtleri himaye altına alalım diye Özal söylemedi mi? Kim getirdi ona, Baker getirdi bu planı. Bunun dosyada var. Genel Kurmay istihbarat belgeleri var. Türkiye ile Peletro arasında Türkiye ile Robert Douch arasında gizli görüşmeleri, genelkurmay istihbaratı saptamış, buralarda Amerikalılar açıkça söylüyor. Dışa açıklarken diyorlar ki "Irak'ın toprak bütünlüğü" içeride diyorlar ki "Irak'ı böleceğiz, ya siz geçin bu Kuzey Irak'taki Kürt devletinin başına, onu koruyun veyahut da biz bu işi İran'a vereceğiz. Siz yapmazsanız İran'a vereceğim ve Türkiye bölünecek." Amerika açıkça Türkiye'ye şunu diyor "ya büyüyeceksin, ya küçüleceksin" bunu Cengiz Çandar gibi, Amerika'nın bir numaralı... Şimdi, burada, Çiller'in Amerika ile birlikte olduğu açık. İki; PKK ile aynı eroin işinden gelir sağlarken de Çiller yine var. Onun için burada bir tutarsızlık yok. Bütün sorun Türkiye açısından, bu ABD'nin kriz bölgelerine, müdahale gücü olacak mıyız, olmayacak mıyız sorunudur. Bütün bölünmeler bu noktada cereyan etmektedir ve burada kritik olan da, Kuzey Irak'ta kurulacak, Amerika'nın kuracağı, Kürt devletini himaye altına alacak mıyız, almayacak mıyız sorunudur; bütün bölünmeler... Çünkü, bunu himaye altına aldığınız zaman İran'la da cephe cepheye geleceksiniz, Arap dünyasıyla da cephe cepheye geleceksiniz, Rusya'yla da cephe cepheye geleceksiniz. Bir tek Amerika ile birleşeceksiniz. Hatta, Avrupa'yla da cephe cepheye geleceksiniz; çünkü, orada Amerika'ya bağlı bir Kürdistan, ikinci bir İsrail oluşmasını Avrupa da iyi karşılamayacaktır.


Uğur Mumcu ve Eşref Bitlis'in Katledilme Nedeni:
Türkiye ile Amerika arasındaki kader bağları sıkılaştırılacak, Türkiye'nin Amerika'dan başka hiçbir seçeneği kalmayacak; tabiî, bunun sonuçlarını hepimiz düşünebiliriz. İşte, bu soruşturmanın gelip dayandığı nokta, bu nedenle Uğur Mumcu ve Eşref Bitlis'in katledilmesidir. Bence, Ömer Lütfü Topal cinayetinden giderek... Tabiî, bunun üzerine gidilmeli, araştırılmalı, açığa çıkarılmalı, çok önemli; ama, esas sorun, Eşref Bitlis'in ve Uğur Mumcu'nun öldürülmesidir ve orayı aydınlattığımız zaman, Türkiye'nin karşı karşıya kaldığı tertipler, dayatmalar aydınlanmış olacaktır ve Türkiye'nin bağımsızlık ve güvenliği açısından önemli mesafeler alınmış olacaktır. Şimdi, Eşref Bitlis Jandarma Genel Komutanımız; bakıyoruz,Genelkurmay Başkanı olacak. Muhittin Füsunoğlu emekliye ayrılacak, 94 Eylülünde Doğan Güreş emekliye ayrıldığı zaman, geleceğin genelkurmay başkanı. İkincisi; Eşref Bitlis, demin söylediğim Amerikan dayatmasına, orduda kahramanca direnen bir orgenaralimiz. Bütün bu Amerikan planlarını ortaya çıkarıyor. Hatta, bizim elimize şimdi, yeni belgeleri geldi; Amerika'nın bölge ilkelerinden, Türkiye'den Irak, İran Suriye'den gizli, bilmem ne bayrak diye gizli birtakım tatbikatları var. Bu gizli tatbikatta işte o CIA peşmergeleri falan diye hepimizin hayret içinde kaldığı 5 bin tane Amerika'nın orada adamları var falan. Bu 5 bin tane peşmerge aslında bir askeri kuvvet. Bunlar CIA ajanı değil Barzani'yi de oradan temizleyecek bir, kuvvet. Hiçbir güç, 5 bin tane iyi eğitilmiş bir kuvvete Kuzey Irak'ta karşı koyamaz ne Barzani, ne Talabani. Hepsini temizleyecek ve Amerikan Kürt devletinin çekirdek gücünü oluşturmuş. Bunu, Eşref Bitlis saptıyor. Hatta, birtakım Amerikan askerî istihbaratının kanallarına vesaire girerek de belgeler saptıyor. Bunu, çeşitli raporlar halinde, aynı zamanda Çekiç Güç'ün faaliyetlerini saptıyor. Çekiç Güç'ün gıda yardımı, insanî yardım adı altında Kuzey Irak'a nasıl birtakım silahlar götürdüğünü. Çekiç Güç'ün oraya tamamen bir Kürt devletinin kurulması amacıyla Kuzey Irak'ta yerleştirildiğini, Irak'ın bölünmesine hizmet ettiğini ve Irak'ın bölündükten sonrada orada bir hançer yerleştireceğini, bu hançerin bazen İran'a bazen Türkiye'ye bazen Irak'a bazen Suriye'ye yani İsrail gibi bütün bölge ülkelerine karşı kullanılacağını da Eşref Bitlis saptıyor. Bu saptamalarını raporlar halinde Genelkurmay Başkanlığına veriyor. Hatta o zamanki Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın "aranızda Doğan Güreş'le ne var; bunu bana bildirir misin demesi" üzerine, bu Doğan Güreş'le ayrılıklarını da Orgeneralimiz Eşref Bitlis -toprağı bol olsun- Özal'a bir rapor halinde, bir mektup halinde sunuyor. O mektup da basında, 93 Eylülünde Aydınlık Gazetesinde özet olarak çıkmıştı. Bu mektubun Semra Özal'da olduğunu duyduk, mutlaka Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde vardır; komisyonunuz getirtebilir, son derece önemli.

HAYRETTİN DİLEKCAN (Karabük) - Farklılaşma nerede?

DOĞU PERİNÇEK - Farklılaşma şurada. Doğan Güreş, Amerika'nın kriz bölgelerine müdahale gücü misyonunu benimsiyor. Bu bir rivayet değil, Savunma ve Havacılık dergisini açarsanız, orada iki defa Doğan Güreş tarafından bunun ifade edildiğini resmî olarak görürsünüz. Savunma ve Havacılık dergisi askeriyenin çıkardığı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çıkardığı bir dergidir. Eşref Bitlis ise bunun karşısında. Biz diyor Amerika'nın kriz bölgelerine müdahale gücü olursak parçalanırız. Sayın Orgeneral Eşref Bitlis'te bunun Sevr olduğunu tespit ediyor haklı olarak; bölünme burada. Bu bölünme biliniyor.

HAYRETTİN DİLEKCAN (Karabük) - Peki, bu Millî Güvenlik Kurulunda konuşulması gerekecek kadar önemli bir konu.

DOĞU PERİNÇEK - Tabiî konuşulmuştur.

HAYRETTİN DİLEKCAN (Karabük) - Peki, bu fikir ayrılığı bir yerden bir yere tercihte bulunulması gerekir. İki farklı görüş varsa eğer. Bu iki farklı görüş, Millî Güvenlik Kurulunda tercih olarak...

DOĞU PERİNÇEK - Doğan Güreş hakim. Doğan Güreş-Çiller. Bakın, o zaman Türkiye'yi kim yönetiyor. Başbakan Tansu Çiller, Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş. Mediterranean Quarterly ve Foreign Reports'ta aynen şöyle yazıyor "1994 Eylülüne kadar, Türkiye'de Doğan Güreş-Tansu Çiller ikilisi hakimdi ve Türk Ordusu tamamen Amerika'nın anlayışlarıyla uyum içindeydi: 1994 Eylülünden sonra bu bozuldu. Türk generalleri hizadan çıktı" aynen bu ifade. Doğan Güreş'in emekliye sevk edilmesinden sonra, Türk generallerinin hizadan çıktığını Amerikan kaynakları yazıyor, biz oralardan öğreniyoruz.

HAYRETTİN DİLEKCAN (Karabük) - Peki, dediğiniz konuda o zaman Millî Güvenlik Kurulu, Doğan Güreş, Başbakan Tansu Çiller; yani, devleti, tamamen yönlendirecek olan şahısların ve kurumların bu hususta Amerika'nın kriz bölgelerine müdahale noktasındaki politikalarını aynen benimsediklerini ve tabi olacaklarına dair bir...

BAŞKAN - Karşılıklı konuşmayalım da biraz kendisi anlatsın. O zaman akşama kadar sürer.

DOĞU PERİNÇEK - Aynen bu şekilde, buna Eşref Bitlis karşı koyuyor ve buna karşı koyduğu için katlediliyor.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Yalnız bir şey var burada. Sanıyorum zaman da daralıyor. Sayın Genel Başkanın konuşmasının tabiî ki sınırı yok, akşama kadar da konuşabilir.

DOĞU PERİNÇEK- Efendim, ben, çok konuşma meraklısı değilim.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Hayır, ben ondan dolayı söylemiyorum. Bir şey arz edeyim izin verirseniz.

DOĞU PERİNÇEK - Ben size şunu arz ettim; dedim ki, ben 15 dakikada açıklayabilirim. Müsaade edin 10 dakikada bitireyim veyahut 3 dakikada, hatta 2 dakikada bile bitirebilirim bu size kalmış. Eğer, rahatsızsanız bu konuşmamdan...

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Hayır, rahatsız olmak değil. Anlatılan bahsettiğiniz konular zaten bize verdiğiniz bilgi ve belgeler içerisinde var. Ben, hepsini dikkatle okudum; onun için, birçok anlattığınızı oralardan da biliyorum. Konu, sanıyorum Komisyonun araştırmasıyla ilgili konunun şeyi kayboldu; yani, polis-mafya-siyasetçi üçgeni içerisindeki kısmına öncelik versek de bilahare bunları tekrar anlatmak istiyorsanız anlatsanız; çünkü, mesela, benim programın var gitmek zorundayım. Yani, şimdi, daha henüz oraya gelmedik. O kısmına gelmedik onun için söylüyorum.

DOĞU PERİNÇEK - Oraya gelmeyeceğim zaten.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Onu alalım sizden. Onları alalım da ..

DOĞU PERİNÇEK - Efendim, ben onları size 300 küsur sayfa vermişim.

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) - Eğer uygun görürseniz bir yöntem tespit edelim. Sayın Genel Başkan konuşsun, biz sonra soru soralım.

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - Hayır, ben soru sormuyorum, soru değil. Ben diyorum ki, Komisyonun çalışma alanıyla ilgili konuyu evvela alsak da diğerlerini...

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Bu da alanı Sayın Başkan.

DOĞU PERİNÇEK - Sayın Başkan, ben sizden şunu rica ediyorum; bana deyin ki, 3 dakikada konuşmanı bitir, ben 3 dakikada bitiririm.

BAŞKAN - Hayır, hayır...

DOĞU PERİNÇEK - Ben buraya 20 dakika konuşma düşüncesiyle geldim. Sayın Başkan, ben buraya 20 dakika konuşma planlayarak geldim. Buraya oturduğum zaman benim kafamdaki şuydu...

YAŞAR TOPÇU (Sinop) - İşte ben diyorum ki onu öncelikle alsak da ondan sonra kalan zaman içerisinde Sayın Genel Başkan arzu ediyorsa konuşsun.

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) - Yalnız tabiî bu tartışmayla da zaman kaybediliyor; bana kalırsa siz devam edin.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTAC) (Gaziantep) - Gerekirse bir oturum daha yapacağız, biz çok önemli bir şey yapıyoruz bunun zamanla sınırlandırması yok yani.

DOĞU PERİNÇEK - Ben size tâbiyim. Ben ne diyorum size, evden çıkarken kafamdaki plan şuydu: Ben 20 dakikada sayın komisyon üyelerine bir analiz sunacağım ve gideceğim. Siz sorular sordunuz yayılıyor. Siz bana dersiniz ki, o analizini 5 dakikada bitir, ben 5 dakikada bitirecek yeteneğe sahibim, bitiririm.

BAŞKAN - Hayır bir süre vermiyoruz da; ama, programımız belli 14.00'a kadar sizi dinleyeceğiz, saat 14'ten sonra başka arkadaşı dinleyeceğiz. Tabiî soru sorma şeyini sona bırakalım. Zamanımız var şöyle bir saat kadar zaman içerisinde bize...

DOĞU PERİNÇEK - Efendim ben bunu söyledim zaten, bu işi Ömer Lütfü Topal falan düzeyinde tutarsanız, bunu bir savcılığa verin, bunu yapsın; Mecliste boş yere komisyon falan kurmayın. Verin savcılığın bir tanesi araştırsın. Ben zaten bir partinin genel başkanı olarak böyle bilmem iki tane mafya birbirini öldürmüş falan buralara fazla dalmam ve buralara fazla emek ve zaman da harcamam. Bu, bir bağımsızlık ve güvenlik sorunu olduğu için biz İşçi Partisi olarak üzerine gidiyoruz ve Çeçenistan falan filan nasıl ilgisi yok, esas onun ilgili var. Azerbaycan darbesini yapıyor onun ilgisi var. Azerbaycan darbesinde Abdullah Çatlılar var. Diğer yerlerde hepsi var; Çiller var. Çiller'in parmağı orada çıkıyor ortaya ve Türkiye içinde niçin tehlikelidir; bir Amerikan tertibi ve kriz bölgelerine müdahale gücü olma tehlikesi yüzünden bence bu olay tehlikelidir yoksa eroinmiş, mafyaymış maalesef, Irak'a ambargonun boşluğunu Türkiye devleti eroin ticaretiyle doldurmuştur. Evet, nedir resmi rakamlar; biz diyor Irak'a ambargo yüzünden 40-50 milyar dolar kaybettik, ben size şimdi vakit kaybetmiyorum bunun hepsinin altını açarım. Bugün tartışılıyor bakın Veysi Seviğ, Güngör Uras bütün ekonomistler diyorlar ki, Türkiye'nin dışa satımıyla, dış alımı arasında 20 milyar dolar fark var. Merkez Bankası kasaları dolu. Tartışmalar yapılıyor; Türkiye, 8 ilâ 15 milyar dolar yılda eroinden giriyor. Yani, Irak'a fasulye, mercimek, buzdolabı satmaktan kazandığımızı kaybetmişiz, onun yerine eroin satarak dolduruyoruz. Türkiye ekonomisi eroine bağımlı hale gelmiş. Bu, son derece önemli, kendi gençliğini zehirliyor bu ülke, bu devlet, bu hükümet, bu hükümetler ve bundan vazgeçecek kolay kolay bir babayiğit yok. Siz, 8-10 milyar dolar yıllık gelir Türkiye'nin temel meselesi budur ve Amerika'ya bağımlılık işte Türkiye'yi bu hale getirmiş, eroine bağımlı bir ekonomi yaratmış; bunlardan konuşmadan bu mesele çözülebilir mi? Çiller'in rolleri de burada önemlidir. Yoksa, ben bunlara vakit harcamam. Şimdi, bu bakımdan Uğur Mumcu ve Eşref Bitlis... Bakın, Uğur Mumcu 24 Ocak 1993 günü öldürülüyor, Eşref Bitlis ondan 24 gün sonra 17 Şubat 1993 günü. İkisi de Sevr'in karşısında olan iki insan. Birisi ordunun içinde silahla... Evet, Millî Güvenlik Kuruluna Doğan Güreş hakim, Başbakan Tansu Çiller; ama, önemli bir general ve Kuvayı Milliyeyi ordu içinde temsil eden bir general ve yarının genelkurmay başkanı ve hep Amerikan planlarının önüne taş koyan bir jandarma genel komutanı.

Doğan Güreş Yalan Beyanda Bulunmuştur

Bu, son derece önemli ve şimdi biz o zaman, yayınlar yapmışız size bir dosya halinde sundum. Bize gelen bilgiler üzerine kafamızda bazı şüpheler doğduğu için arkadaşlarımıza demişiz ki "bu Eşref Bitlis suikastını bütün detayına kadar araştıracaksınız." 7 ay araştırmışlar. Ne yapmışlar; gitmişler Orta Doğu Teknik Üniversitesinin Uzay ve Havacılık Fakültesi öğretim üyeleri, İTÜ Havacılık Fakültesi öğretim üyeleri, F-16 projesini yapan mühendisler, efendim o zaman Güvercinlik Havaalanında çalışan personel, Amerika'da bu uçağı yapan B-200'ü yapan firma, hepsine gitmişiz ve sonunda şunu saptamışız; bu uçak, buzlanmadan dolayı düşmedi. Ordunun içinden insanlar mesela; emekli korgeneral Arslan Önem, emekli bir hava tümgenerali vesaire. Ordunun içinden de insanlarla konuşmuşuz. Bu uçak buzlanmadan düşmedi; bir. Bu uçak pilot hatasından düşmedi; iki. Bu uçak yapım hatasından düşmedi; üç. Bu üç gerçeği bütün teknik, bilimsel açıklamalarıyla o zaman saptamışız ve demişiz ki -daha doğrusu bize bütün bunlar söylemiş sabotaj dışında bir şey- bu sabotajdır. Sabotaj yapıldığını gösteren bütün parçalar da ortadan kaldırılmıştır. Motor aksamı ortadan yok edilmiştir; dahası son derece anlamlı, uçağın düştüğünün ertesi günü o zamanki Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş alelacele hiçbir ciddî araştırma yaptırmadan ve uzman olmayan Güvercinlikteki 3-5 tane, 7 kişilik; üç astsubay, 4 subaydan oluşan ve uzman olmadığı, uzmanlar tarafından belirtilen personelden bir heyet kurularak onlara bir rapor tanzim ettirmiştir. Kendi silah arkadaşının ortadan kaldırılması hakkında, yalan bir beyanda bulunmuştur; buzlanma oldu diye. Buzlanma yok, buzlanma olduğuna dair en ufak ibare yok. Demek ki, burada bir kasıt vardır. Doğan Güreş'in ertesi günkü beyanatının kasıtlı olduğu çok açıktır. Biliyordu demek. Bakın, ben, bu olayın, tertibin içindeydi hazırladı demiyorum; ama, Doğan Güreş'in bu olay hakkında bilgisi olduğunu, göreceksiniz tarih en sonunda yazacaktır. Kasıt nedeniyle. Niçin bir Genelkurmay başkanı araştırmadan yalan bir tespit yapsın. Yalan bir tespit yapmıştır ve bunu kamuoyunda açıklamıştır. Biz, Eşref Bitlis'in uçağının bir sabotajla düşürüldüğünü o zaman saptadık; fakat, bu sabotajı kim yaptı, arkasında kim var, falan filan bunları aydınlatamadık; ama, bunları size verdiğimiz dosyada gördüğünüz gibi, kampanya halinde yayınladık. Eylül’den Aralık’a kadar süren üç ay içerisinde; fakat, şu sırada bize ek bilgiler gelmektedir. Genelkurmay istihbaratı kaynaklı ek bilgiler gelmektedir. O ek bilgilerde de şunlar vardır: Bu uçak, Amerikan bu günkü Adana Başkonsolosu Elizabeth Shelton'un bulunduğu, Adana'da ve İncirlik'te yapılan iki toplantıda, Genelkurmay istihbaratının izleyerek, bizim bunları izleyebilme kabiliyetimiz yok. Tarihleri de verilmektedir. 8-9-10 Şubat tarihlerinde Çekiç Güç Komutanı General Neab, Elizabeth Shelton, Amerika'dan gelen -onların hepsinin isimleri dosyalarda var, hatta rütbeleri vesaire- subaylar vesaire toplantılar yapmışlardır, Amerikan haberleşmesinden izleniyor, devamlı bir Eşref Bitlis olayı var o sırada Amerikan haberleşmesinde. Sayın Orgeneral Muhittin Füsünoğlu diyor ki "4 kişi biliyordu bu uçağı bineceğini; ben, Doğan Güreş, o zamanki Savunma ve Kara Havacılık Okulu Komutanı Tümgeneral Armağan Kuloğlu ve Eşref Bitlis'in kendisi." Aslında burada tarihe karşı bir konuşma var. Muhittin Füsunoğlu bence mert olmalı ve çıkıp daha açık şeyler söylemelidir ve biz, araştırdık, Armağan Kuloğlu Amerika'yla çok sıkı ilişkileri olan ve ordu içinde de Amerikancı diye bilinen bir general olduğunu tespit ettik; ama, bu işte ne kadar dahli var o kadarını bilmiyoruz; ama,


Eşref Bitlis'in Abdullah Çatlı'lar Kullanılarak Öldürüldüğü Kesin
Eşref Bitlis'in bir Amerikan planıyla ve bu Abdullah Çatlıların kullanılarak öldürüldüğü kesin. Abdullah Çatlı'nın buradaki rolü şu; onu da söyleyeceğim: Eşref Bitlis, Cem Ersever'e ve Cem Ersever'in çevresinde 20 kadar subayın dahil olduğu bir ekip tarafından ortadan kaldırılıyor. Cem Ersever büyük suçlar işlemiş, büyük açıkları var, üzerine gidilmesi söz konusu ve o sırada ordudan istifa ediyor bu çok önemli ve Aydınlık'a koşarak geliyor haziran ayında. Bakın çok ilginç, binbaşı Cem Ersever kendisini -Aydınlık- teşhir ettiği, açığa çıkardığı, ilk defa onun faili meçhul cinayetlerin başında, eroin kaçakçılığının başındaki adamdır diye çıkardığı halde, haziran ayında Aydınlık'a geliyor ve Aydınlık Gazetesine açıklamalar yapıyor; açıklamaları okuyun hiçbir şey yok; ama, oradan bir mesaj veriyor; yani, ben Aydınlık'a açıklarım ve önemli birtakım sırları bantlara söylüyor, yakınlarına bırakıyor ve o zaman Aydınlık'a şu da söyleniyor: "Eşref Bitlis suikastını açıklarsam, yer yerinden oynar." Yani, kendisine Eşref Bitlis suikastında rol veriliyor ve ondan sonra da kendisini emniyete almak için, yani beni ortadan kaldırırsanız bunlar açıklanır bantlar vesaire bırakılmıştır, Aydınlık gibi bunu açıklayabilecek bir kuvvet de vardır, sizin kumanda edemeyeceğiniz ve açıklanmasını önleyemeyeceğiniz bir kuvvet de vardır şeklinde bir mesajı veriyor. Çok ilginç, bu, haziranda Aydınlık'a geliyor, kasım ayında cesetleri biliyorsunuz yollarda bulundu ekibin 5 kişi. Niye öldürüldü falan, bizde o zaman kafa patlattık; fakat, genelkurmayın bildirdiğine göre Abdullah Çatlılar tarafından Başbakanlık poligonunda sorguya çekiliyor ve Eşref Bitlis suikast indeki rolü nedeniyle ortadan kaldırılıyor.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) -Nerede sorguya çekiliyor efendim?


Başbakanlık Poligonu'nda Sorgu

DOĞU PERİNÇEK; - Başbakanlık poligonunda. Abdullah Çatlı'nın Başbakanlık poligonuna giriş kimlik mi artık izni veyahut elinde bir kartı olduğu da söylenmektedir. Uğur Mumcu da, bu işin basındaki temsilcisi. Yani Kuzey Irakta kurulacak bir Kürt devletine direnen, basında bunun mücadelesini veren bir insandır; o bakımdan, bu iki suikast aydınlatılmalıdır . Uğur Mumcu suikastında bizim elimizde bir MİT bilgi notu var; o bilgi notu, sahte olarak düzenlenmiş, araştırdık içindeki bilgiler doğru. Doğru bilgiyi sahte belgeyle düzenlemişler ve bu bilgi notunda şu tespitler var: Uğur Mumcu'nun öldürülmesinde İran devletinin MOD adlı yeraltı kuruluşunun bir rolü var. Bu MOD, Sivil Savunma Bakanlığına bağlı bir örgüt, eroin işi yapmak, yeraltı faaliyet yapmak için kurulmuş. Nasıl, Türk devleti bu işler için birtakım yeraltı örgütleri kuruyor, İran da kurmuş; fakat gerek İran devletinin saptaması gerek Türk devletinin saptaması, bu MOD, Amerika Birleşik Devletlerinin büyük ölçüde kontrol ettiği bir örgüt. Eroin işine girdiği için bir. İkincisi; eski Şah'dan kalma Savak ajanları içinde çalıştığı için. İşte bu, Lazım İsmaili ve Simitkov diye öldürülen İranlılar da bu örgütteler. Bu yeni MİT raporunda adları geçen Lazım İsmail ve Simitkov var. Bu örgüt, Uğur Mumcu'nun suikastında önemli bir rol oynuyor; fakat, o bilgi notu MİT'e ait bilgi notu iki üç yerde şu vurguyu yapıyor. "Bu örgüt Amerikalıların kontrolü altında." Yani şu demeye getiriliyor, Amerika bu isi kendisine bulaşmayacak şekilde, İran'ın üzerine atacak şekilde, bunlara yaptırmış şeklide bir tespit var. Bizim analizimize bu çok iyi denk düşüyor. Biz bunun .İran devletinin politikası olmadığı kanısındayız. Neden; çünkü, ertesi gün, Uğur Mumcu öldürüldükten sonra, Türkiye'ye İran Dışişleri Bakanı geliyor. Ben, bunu, o zaman Sayın İran Büyükelçisiyle de konuştum biz diyor enayi miyiz diyor, yarın diyor dışişleri bakanımız geliyor, önüne tak diye Uğur Mumcu suikastı konuyor diyor. Basında İran'a yöneltilen kampanyalar açılıyor; yani, İran'ın bunda ne çıkarı var. "Biz, 25 milyar doları -beş yıla yayıldığı zaman- kapsayan bir doğalgaz ve petrol anlaşması yapmak için Türkiye'ye geliyoruz; tam geldiğimizden bir gün önce, böyle bir suikast yapıp, bütün Türkiye ile ilişkilerimizi berhava etmenin hangi mantığa sığdığını açıklamak lazım" diyor ve biz bunun doğru olduğu kanısındayız; yani, burada İran'ın bir çıkarı yok. Ayrıca şunu söyleyeyim, öldürülen kimler; Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, bunlar dikkat ederseniz aslında bir tiptir. Nedir bunlar; Cumhuriyet devrimini, Kurtuluş Savaşını savunan, Kemalizm’in bugünkü temsilcileridir. Amerika Birleşik Devletlerinin raporlarına bakıyoruz Graham Fuller bunu devamlı söylüyor; Kemalizm’in modası geçti, Türkiye'ye ılımlı İslam gerekli, Türkiye'nin kimliği ılımlı İslam olmalı; yani, bizim kültürel kimliğimizi Amerika belirliyor ve bu da ılımlı İslam. Fethullah Hoca buna zaten... Bu işte, Fethullah Hocaya verilmiş. Bu nedenle, Amerika'nın bu Kemalizm’i savunan bunun önde gelen temsilcilerine karşı bir gözdağı, birbiri ardınca bunları öldürerek bir gözdağı operasyonunu yürüttüğü tahlilini biz doğru buluyoruz. Şimdi, sonuca geleyim:


CIA İstasyon Şefi Kamil Yüceoral
Bütün bu işlerde Başbakanlık müşaviri, galiba şimdi bizim yayınımız üzerine görevden âlınmış. Başbakanlık Bağımsız Türk Toplumlarıyla ilişkilerle görevli Müşavir Kamil Yüceoral. Bunun, özel bir rolü var. Bunun, Çiller bağlantısı da şöyledir: 1993 yılında Temmuz ayında Çiller Başbakan oluyor. Eylül ayında bir genelgesi var; o genelge bizde aynen var fotokopisi. Genelgede diyor ki, -iki ay olmuş daha geleli- dış Türkler arasında Koordinasyonu sağlamak için, Başbakanlığa bağlı bir müşavirlik kurulmuştur. Bu, Dışişleri Bakanlığının işi. Niye Dışişleri Bakanlığının devre dışı bırakılmasıyla, bu işle görevli bir Başbakanlık Müşavirliği kuruluyor; çünkü, siz, Dışişleri Bakanlığını CIA'nın kontrolüne alamazsınız, koskoca bir Bakanlıktır; ama, bir müşavirlik kurarsınız, bütün dış Türkler koordinasyonunu ona verirsiniz, bununda başına kayınpederi CIA ajanı olan, bir sürü o Orta Asyalarda dolaşmış emekli bir kıdemli bir deniz yüzbaşısı Amerika bağlantıları bilinen bir Kamil Yüceoral'ı geçirirsiniz. Bunun eline, muazzam devlet olanakları verirsiniz. 500 milyar liralık örtülü ödeneği de bunun üzerinden kullanırsınız ve daha vahimi, eylülden sonra ekimde bir genelgesi daha var Çiller'in; Bunun da fotokopisi var elimizde. Bunlar tabiî Başbakanlıktan da istenebilir, resmî evraktır -siz isteyin, eğer göndermezlerse ben size sunacağım- orada da diyor ki, bütün devlet kurumları, bütün kamu kurumları bu Başbakanlık Müşavirliğine rapor bilgi vermekle yükümlüdür. Bakınız, bir CIA istasyonu kuruluyor Çiller tarafından ve arkasından bütün Dışişleri Bakanlığı by-pass ediliyor, devre dışı bırakılıyor ve arkasından devlet kurumlarına da bütün ilgi belge ve bilgilerin de oraya aktarılması görevi veriliyor. Bu Kamil Yüceoral hem Azerbaycan darbesinde var, Abdullah Çatlılarla falan ilişkisi de ortaya çıkacaktır önünde sonunda. Belki yan yana gelip fotoğraf çektirmemiştir; ama, beraber bu tertibin içindedirler, artık hangi bağlantılarla, o bizim görevimiz değil.


Koza Sokak ve Hoşdere Caddesinde Gizli Dinleme İstasyonu
Efendim, bu Raşit Dostum'la 5 tane gizli belge var, üzerinde "gizli" yazıyor. Raşit Dostum'la ilişkiler,-bizim elimize onlar geçti, başka kim bilir daha ne belgeler var- Raşit Dostum'a gönderilen para 3 milyon dolar. 4 milyon doları kayıp. Onunda bir gazete, Enver Altaylı tarafından iç edildiğini yazdı. Enver Altaylı'nın da bir CIA ajanı olduğu herkes tarafından bilinir. Enver Altaylı, CIA'nın Orta Asya şeflerindendir, Liberty Radyosunda çalışmıştır; bunlar, çok iyi bilinir. Bu, Kamil Yüceoral da bir CIA istasyonu olarak çalışıyor. MİT'teki Özer Çiller'in adamı Tolga Atik ile birlikte çalışıyorlar . Bunların Gaziosmanpaşa Koza Sokak'ta bir yerleri var bir de Hoşdere Caddesi'nde yerleri var. Buralarda olağanüstü donatım, dinleme araçları ve bu Sayın Mesut Yılmaz’ın evi dahil , çeşitli yerlerin dinlenmesinin bu istasyon tarafından yürütüldüğünü öğrendik. Bu tür faaliyetlerin içindedirler ve biz bunu yazdıktan sonra da, basında okuduğumuza göre, Kamil Yüceoral Başbakanlık Müşavirliği'nden alındı . Bu da bizim yazdığımızın, açıkladığımızın doğruluğuna işaret eden önemli bir bilgidir; şu bakımdan: Eğer biz iftira atacak olsak herhalde kimse onu görevden almayacaktı. Şunu söyleyeyim; tarih önünde konuşuyoruz;


Çiller ABD Dışişleri'nin "Çağrılı Personeli"

Çiller Amerika bağlantılıdır. Amerikan vatandaşıdır. Amerikan vatandaşlığının kendisine teklif edildiğini kendisi zaten kamuoyuna açıklamıştır. Sonradan "otomatik vatandaş" olduğundan söz etmiştir. Tarihte otomatik vatandaş görülmemiştir. Geçen gün Almanya'nın Z.Zeitung Gazetesinde 4 Aralık günü Amerikan pasaport numaraları da yayınlanmıştır. Size zaten Çiller'in Amerikan vatandaşlığıyla ilgili bütün bilgi ve belgeleri içeren kitabı da vereceğim; fakat , bugün daha önemli bir şey söylemek istiyorum. Çiller, 1971 yılından itibaren Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığı’nda "çağrılı personel " hizmeti yapmaktadır. Nereden öğrendin diyeceksiniz; biz, bunu belge olarak dosyaya konması için bırakacağım. Dışişleri Bakanlığı istihbaratı adına bize bu bilgi getirilmiştir, yani bizzat Çiller'in başında bulunduğu bakanlığın istihbaratı adına bilgi getirilmiştir. Bilgi şudur: "1971 yılından beri ABD Dışişleri Bakanlığı’nda hizmet veren çağrılı görevlidir. Davet edilen görevliler diye bir statü vardır; bu, sürekli personel değildir ama bakanlığa çağırılır, kendilerinden bilgi alınır. Görev alanı , savunma sanayi projelerinin ekonomik boyutudur". Bu görev, 1971 yılında, Çiller'in Amerika'da bulunduğu sırada kendisine verilmiş oluyor. Sözleşmeli veya kadrolu değil, fakat davet üzerine görev yapmaktadır. "Güvenilir eleman olarak nitelendirildiği için ihtiyaç üzerine görevlendirilmektedir. Bu konumda olarak ABD Dışişleri Bakanlığı'nda üst düzeyde hizmet veren, Türkiye'de üç kişi vardır. Resmi görevi Ortadoğu dairesi savunma sanayinden sorumlu sekreterya görevlisidir. Ücreti Amerika'da örtülü ödenekten verilmektedir" deniliyor. "Son dört ay içinde de Amerika Dışişleri Bakanlığı'nın Çiller ile özel görüşmeler yapmadığı, soğuk durduğu" gibi bilgiler var .

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel )- Resmî görevini bir daha söyler misiniz?

DOĞU PERİNÇEK- Resmî görevi, Kuzey Afrika ve Ortadoğu Dairesi Savunma Sanayiinden Sorumlu Sekreteryada Davetli Görevli Personel. Bunları, Türkiye Dışişleri Bakanlığı istihbaratı biliyor. Türkiye Dışişleri, eskiden beri biliyor. Çiller'in bağlantısı, Adana - Amerika, Elisabeth Shelton; bunu, Milliyet Gazetesi Washington Muhabiri Sayın Turan Yavuz, Milliyet Gazetesinde 1993 yılında Haziran ayında yazdı; Elizabeth Shelton'u ekonomik istihbarat götürüyor, İstanbul'da, onu yazdı.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep)- Elizabeth Shelton ile ilişkileri dönemi?

DOĞU PERİNÇEK - İstanbul'da olduğu yıllarda.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep)- Siyasete girmeden evvel yani ?

DOĞU PERİNÇEK- Evet. Turan Yavuz'un kendisi çağırtılıp dinlenilebilir. Burada, şu ortaya çıkmaktadır: Türkiye'de Başbakanlık görevi yapmış bir insan, Amerikan konsolosluğuyla bilgi alışverişi olan bir insandır. Shelton ile Bucak'ın ilişkisi vardır deniyor. Bucak, GAP Bölgesinde geniş arazileri kapatmaktadır. Öyle bir bilgi veriliyor İsrail adına. Shelton, Bitlis suikastinde rol almıştır. Bunu da Genel kurmay istihbaratı...

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep)- O arazi alma meselesini tam olarak anlayamadım.

DOĞU PERİNÇEK- GAP Bölgesinde İsrail ile ilişkili olarak Bucak'ın araziler aldığı, Elizabeth Shelton'un burada rol oynadığı belirtiliyor. Bunlar, Dışişleri Bakanlığı istihbaratından gelen bilgilerdir. Yurt sever insanlar artık isyan etmektedir; Türkiye'nin bu hallere düşmesine halk tahammül etmeyecek

NİHAN İLGÜN (Tekirdağ)- Nasıl bir bilgi bu; resmî bir bilgi mi, yoksa ..


ABD Bağlantılı JİTEM Subay Grubu
DOĞU PERİNÇEK- Bize diyorlar ki, Dışişleri Bakanlığı'nda... Biz daha bunu yazmadık; ama, bunu basına vereceğim. Şimdi imzalı olarak size veriyorum. Azerbaycan darbesinde de ben böyle açıklamıştım, 6 ay sonra bunları resmî olarak bir yerden duyar, çıkar; iki ay sonra da çıkar üç ay sonra da çıkar; ama, ben bunları size sunuyorum. Doğru çıkacağını bilerek bunları size veriyorum. Burada, Sayın Komisyonunuzdan, bu uluslararası boyutu üzerinde yoğunlaşmasını arz ediyorum. Yine bizim dosyada, bir atıf yaparak bağlayacağım, bir subay grubu var; Yüzbaşı Pepekal çevresinde ABD ile bağlantılı bir JİTEM subay grubudur bunlar. Bu konuda çok önemli tanıklar var. Biz bunları tanıklardan öğrendik. O iki subayla yakın ilişki de olan, gönül ilişkisi olan ve beraber yaşayan iki bayan kendilerini güvenlik altında hissetmeyince bunların karanlık ilişkileriyle, ellerinde olmadan yüz yüze geliyorlar ve kendi hayatlarından korkmaya başlıyorlar ve bir gazeteciye bunları anlatıyorlar. O gazeteci, kendi gazetesinde bunları bilgisayara yazıyor. O gazeteci ile de bu subaylar tesadüfen tanışıyorlar ve gazetecinin de bazı şeyleri öğrendiğini anlıyorlar. Bunlar kendi güvenlikleri için, bir gün öldürülürsek bunlar bilinsin diye bilgisayara yazıyorlar. Biz onları ikna ettik ve bir yayın yaptık. Hatta onların kanaatine göre bu subayların Sabancı suikastıyla ilişkisi olduğuna dair bazı olaylar anlatıyorlar; ama, bu subaylar, ilginç, şapkanın içinde Emre Adıgüzel yazıyor, kıza, "Hüseyin Pepekal" diyor, gittik. Trafik Müdürlüğü'nden arabasının plakasını saptadık, Adana Trafik Müdürlüğünden araştırdık, buradan başka bir isim bulduk; "Hüseyin Tepekal ". Adresten evini bulduk, oradan, en sonunda bunun gerçek adının Hüseyin Pepekal olduğunu öğrendik; ama, Emre Dinç adını kullanıyor. Düzeltiyorum; Emre Dinç adını kullanıyor. Hüseyin Tepekal adını kullanıyor, Hüseyin Pepekal adını kullanıyor ama nüfus kağıdındaki adı Hüseyin Pepekal. Genelkurmay, bizim yayınlarımızdan sonra bu subay hakkında bir soruşturma açtı, sonuçları açıklanır. Bizim tespitimiz, bu subaylar çok karanlık ilişkiler içindedir; hiçbir zaman subay kıyafetiyle dolaşmıyorlar, bıyıklı geziyorlar, Amerikalılarla ilişkileri var, Şaziye bar adında birtakım tetikçi ülkücülerin de bulunduğu İstanbul'da bir barda, o karargahtan yönetiliyorlar, oralarla ilişkileri var; iki de bir Çeçenistan'a, Azerbaycan'a gidiyorlar. Avrasya Feribotunun kaçırılması işinde bunlar vs. Yani, uluslararası tertiplerde kullanılan subaylardır. Resmini de size verdik. O resmi nereden bulduk; bir seferinde kıza, "Ben Show TV'de gözüktüm" diyor, "Çiller bana şilt verirken" diyor, biz bütün resimleri araştırdık, onları Adana'da o subayı görenlere sorduk, teşhis ettik ve yayınladık. Bu subay grubu ile ilgili herşey basında örtbas ediliyor, bunun üzerine gidilmiyor. Biz şimdi bu iki bayanı ve gazeteciyi ikna etmeye çalışıyoruz. Eğer ikna edebilirsek, gelsinler komisyonunuza açıklamada bulunsunlar. Bugün sabah 9.30'a kadar onlardan bir cevap bekliyordum, aramadılar ama ben ikna edeceğimizi zannediyorum. Size de bunları söyleyecektir. Anlattıkları şeyler son derece canlıdır ve maalesef ordunun içindeki bazı unsurlar da bu işe bulaştırılmıştır.


HAVAŞ Çiller ve Ağar'ın Eroin Aktarma İstasyonu

Bütün bunlar var, fakat bir de dün çıkan Aydınlık gazetesinde, "Çiller ve Ağar'ın eroin aktarma istasyonu HAVAŞ" diye son derece somut ve önemli bilgiler vardır. Türk Hava Yolları aracılığı ile eroin ticareti yapıyorlar ve HAVAŞ'ı kullanıyorlar.

BAŞKAN- Yakalanan kurye kız bu işle alakalı mı?

DOĞU PERİNÇEK- Büyük bir ihtimalle alakası olabilir.

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) - HAVAŞ' ı daha önce Topal alıyor ona müdahale ediyorlar, ona vermiyorlar...

DOĞU PERİNÇEK - Bunların hepsi var haberde. Komisyona şunu öneririm; her hafta gönderebiliriz Aydınlık'ı .

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) - HAVAŞ'ın şimdiki ortaklarından bir tanesi Mehmet Ağar'ın kardeşi midir?

DOĞU PERİNÇEK- Tabiî. Şunu da söyleyeyim; Yunus Ağar , eroin işinde kilit bir insandır. Turgay veya Tugay Ciner'in yakın ilişkisi vardır Yunus Ağar ile.


Yunus Ağar Almanya'da Eroin İle Yakalandı
Yunus Ağar Almanya'da eroin ile yakalanmıştır. Bunu ben Almanya'da öğrendim, arkadaşlarım aracılığıyla, Gürgen Roth benimle görüşmeye geldiğinde, ZDF TV'nin kaçakçılıkla ilgili önemli uzmanı , kendisine rica ettim, Yunus Ağar'ın yakalandığını gösteren Alman Devletinin hangi istasyonu ise, belgesini istedim, vereceğini söyledi , bulduğunu söyledi , arkadaşımıza ertesi gün vereceğim dedi, "maalesef alamıyorum" dedi . Böyle bir şey vardır. Bu bilinir. Eroin kaçakçısı Baybaşin, Mehmet Ağar ile birlikte eroin kaçakçılığı yaptığını çok ayrıntılı bir şekilde, ince ayrıntılarına kadar Aydınlık Gazetesine, teybe anlatmıştır... Orada eksik; buraya getirdim ben; daha sonra sizlere sunacağım.


Özer Çiller Nükleer Madde Kaçakçısı
Başka birtakım belgeleri de elden geçireceğim. Daha iyi düzenlenmesi lazım, onları size sunacağım. Özer Çiller'in eroin işinde olduğunu gösteren belgeler, bilgiler göreceksiniz önümüzdeki dönemde çıkacaktır. Nükleer madde kaçakçılığında Özer Çiller vardır. Almanya'da, Lakoza adında Deguza denen büyük Alman kimya sanayi tekelinin paravan şirketiyle anlaşmalar yapmışlardır; Osmiyum, Uranyum gibi nükleer maddeleri satmışlardır. İran'a da bunu satmışlardır. İran'a satıştaki ilişkileri Lazım İsmail ve Simitkov adında (öldürülen) İran MOD örgüt ajanı üzerinden olmuştur, bu konuda bize bilgiler vermiştir. Bunların önümüzdeki dönem açığa çıkacağını tahmin ediyorum, çünkü bunları ,bu bilgileri gönderen kuvvet devamını gönderecektir; bir amaçla bunların üzerine gitmektedir.

BAŞKAN- Nedir o amaç?

DOĞU PERİNÇEK- O amaç şudur kanımca: Türkiye Büyük Millet Meclisi bunun üzerine kararlılıkla gitmelidir. Mesele bir siyasi irade meselesidir. Savcılık meselesi değildir. Eğer Türkiye, bu karanlık faaliyetleri yasal yollardan özellikle TBMM'nin meseleye el koymasıyla halledemez ve temizleyemezse o zaman Türkiye'de rejime kast eden kuvvetlere de çok önemli kozlar verilmiş olacaktır. Ben Sayın Cumhurbaşkanının Çankaya toplantısını başka türlü yorumlamıyorum; o toplantıda kanımca şu söylenmiştir: Burada askeriye çok rahatsızdır. Rahatsız olduğu zaten belli ve TBMM bu işi halletmelidir. Siz de TBMM'nde bulunan partilerin liderleri olarak bu konuda artık kökten kararlı tavırlar içinde olmalısınız. Ben o toplantının gündeminin o olduğu kanısındayım. Burada Sayın Komisyonunuza büyük tarihi sorumluluk düşmektedir. Bugün Türkiye'de mesele, vatanseverlerle ABD kuvvetlerinin uzantıları arasında büyük bir çarpışma ve hesaplaşma sorunudur. Bu eksende görüldüğü zaman bu meseleler çözülebilir.

BAŞKAN- Teşekkür ederiz.

DOĞU PERİNÇEK- Size, Çiller'in ABD vatandaşlığı konusundaki yayını ve size sunduğum dosyayı kitap yaptım, ondan da bir tane sunacağım. Ben size devamlı belgeler göndereceğim.


BAŞKAN- Arkadaşlarımızın soruları olacak, onları alalım.

MAHMUT YILBAŞ (Van)- Sayın Perinçek, çok kısa olarak iki konuda değerlendirmenizi almak istiyorum. Son üç-dört aydır özellikle Genelkurmaydan bir bilgi beslenişi içinde olduğunuzu ifade ettiniz. Bunu neye bağlıyorsunuz? İki, 1980 yılındaki darbe sonunda o kişinin ifade ettiği tablo bugün de mevcut mu? Bir diğeri, Kuzey Irak'ta bu sene yaşanan olaylar sonunda görünürde öyle, sonu ne gelir bilemiyoruz, Amerika'nın Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurma niyetinden vazgeçtiğini mi gösteriyor; oradaki 5 bin kişiyi alıp götürmesi ve daha birtakım başka yaklaşımlar, Çevik Güç meselesinin yeni bir boyuta dönüştürülme istemi. ABD'nin böyle bir isteği varsa, sizin bahsettiğiniz, Türkiye'nin kriz alanlarına müdahale ki, bunun anladığım kadarıyla önemli unsurlarından bir tanesi de orada Kürt devletinin kurulması ...

DOĞU PERİNÇEK- Çekirdeği , özü o.

MAHMUT YILBAŞ (Devamla)- Çekirdeği olacak, evet, bu konularda değerlendirmenizi alabilir miyim?

DOĞU PERİNÇEK- Bugünkü Genelkurmayın, 1980 yılındaki Genelkurmay olmadığı gözüküyor. Gerek ABD raporları böyle, gerekse niye bu Genelkurmay bu olayların üzerine gidiyor? Bence bu Kuzey Irak meselesi . Genelkurmay eğer en sonunda...

MAHMUT YILBAŞ (Van)- Yani şimdi Boyslar yok.


Şimdi Genelkurmay'ın Zirvesinde "Boys'lar" Yok
DOĞU PERİNÇEK - Yok; benim gördüğüm, yok. Zirvesinde olmadığı kanısındayım. Belki içinde bir iki general , sağda solda, mutlaka vardır, belki demeyeyim ama bugün Genelkurmaya yurt sever ve Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı geleneğine bağlı generallerin hakim olduğunu düşünebiliriz; ama, şöyle bir tehlike vardır: Bu sorunlar çözülmez ve askeriye bir müdahaleye itilirse, o müdahalenin süreci içinde birtakım ekonomik zorluklarla falan tekrar Amerika’ya kaymaları sağlanabilir; bir askeri müdahale o bakımdan güvensizdir. Bunu, bugünkü Genelkurmay yapsa bile, o tür süreçler içine girme tehlikeleri vardır. Bu bakımdan, bizim bu kadar cansiperâne, her şeyi göze alarak, çabalarımızdan biri de tamamen bu kaygılar nedeniyledir, yani Türkiye bir askeri müdahale tehlikesiyle karşı karşıya gelmesin. Bence bugün böyle bir tehlike var. Bakın, Cumhurbaşkanı da bunu böyle saptamaktadır. Bu tehlikeyi önleyecek kuvvet de Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir ve sizin burada çok büyük sorumluluğunuz vardır ve burada partileri falan bırakalım; hangimiz hangi partiye mensup olursak olalım, rejimi, Türkiye Büyük Millet Meclisinin varlığını koruyalım, bir; Türkiye'nin bağımsızlığını, güvenliğini koruyalım, iki. İkincisi, bu Kürt devletinden vazgeçilmedi; ama ağır darbeler yediler . Aslında burada bizim için de ipuçları var; bakın, Barzani Amerika'nın yanındaydı ve bir açmaz vardı, Türkiye için de büyük bir tehlike vardı. Barzani, Irak ile anlaşınca oradaki Amerikan varlığı ağır darbeler yedi, bu, Türkiye için de aynı zamanda dikkate alınması gereken bir süreçtir. Biz kendi halkımızın bir parçası olan kendi Kürt vatandaşımızı Amerika'ya kaptırmamalıyız. Amerika'nın kucağından kurtarmalıyız PKK’yı. Bu, bence son derece önemlidir. Sizin tespitiniz doğru; Amerika'nın hoşgörüsü altındadır ve PKK Başkanı da bu politikaları açıkça oynamaktadır; ABD Başkanı’na mektup yazıyor, Amerika’ya dayanarak varlığını sürdürmeye çalışıyor falan ama bu Türkiye için tehlike oluşturuyor. Nasıl ki Barzani'yi Irak oradan kurtararak kendi sorunlarını çözme yönünde bir adım atmıştır, bence işin çözümü, bölge kuvvetleri ve Türkiye kuvvetleri, Kürt meselesindeki dış müdahaleleri keserek mesafe alabilir.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep)- Sayın Genel Başkan, Hiram Abas ve Abdullah Çatlı görüşmesi, 1981 yılında yapıldı ve Çatlı'nın 80 öncesinde Doğan Öz, Abdi İpekçi, Karafakioğlu'nun öldürülmesi gibi cinayetlerin tetikçisi veya o grubun başında olduğunu devletin de bildiğini söylediniz.

DOĞU PERİNÇEK- Sıkıyönetim mahkemelerinde...

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla)- Buna dönemin Başbakanı da dahil mi efendim? "Devlet biliyor" derken neyi kastettiniz?

DOĞU PERİNÇEK- Başbakan Demirel'di. Ben Demirel'in falan veya bugünkü başbakanların. Kastettiğim şudur: O zaman Çatlı'nın avukatı olan Can Özbay, sıkıyönetim mahkemelerinde ısrarla diyor ki, "İbrahim Çiftçi, Haluk Kırcı, Abdullah Çatlı vs. bunlar devlet görevlisidir, bunları Genel Kurmaydan, MİT'ten sorun cevaplarını alın" diyor.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla)- O zamanki hükümetin bilgisi dahilinde midir, değil midir?


Demirel Amerikan Komplosunu Bilse Tedbir Alırdı
DOĞU PERİNÇEK- MİT'in veya Genelkurmayın bildiği her şeyi hükümet bu kadar ayrıntıyı izleyecek ve bilecek diye bir şey söylemiyorum. Bunu söylemek için illiyet rabıtasını ayrıca bulmak lazım. Bunu söyleyemiyorum hatta bilmediğini zannediyorum çünkü Sayın Demirel, kendisini de Zincirliadaya gönderecek bir Amerikan komplosunu bilse, herhalde buna karşı bazı tedbirler alırdı. Şu tarafı önemlidir: Amerika biliyor, Hiram Abas'lar biliyor; Mehmet Eymür'ü buraya çağıracaksınız, bunu sorun.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla) - Sayın Genel Başkan, kazadan 15 dakika sonra, televizyonlarda Abdullah Çatlı olarak duyuruldu. Bunu neye bağlıyorsunuz?

DOĞU PERİNÇEK- Bence bu bir kaza değil ; kaza olmadığını düşünüyorum. Kaza olmadığına dair bazı duyumlar da alıyoruz.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla)- Bizdeki raporlara göre, gece 12'de düzenlenen otopsi raporlarında hâlâ Mehmet Özbay diye geçiyor.

DOĞU PERİNÇEK- Ben kaza değil diye kesin söylemiyorum ama bakın benim belgelerimin hiçbirisinde "kaza" sözcüğünü geçirmiyor dikkatle "olay" diyorum.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla)- Yani bu hadisenin, Abdullah Çatlı olarak açıklanmasını, olayın kaza olmadığı şeklinde bağlıyorsunuz, öyle mi ?

DOĞU PERİNÇEK- Efendim, kamu makamları ve yargı makamları bu olaylara karşı kayıtsız kalır, bunların üzerine gitmez, ülkenin İçişleri Bakanı, bir zaman Başbakan, şimdiki Başbakan Yardımcılığı görevindekiler, Abdullah Çatlı'yı himaye eden kuvvetler tarafından işgal edilirse, en sonunda bazı kuvvetler Türkiye'yi bu gerçekle, bu şekilde karşı karşıya bırakma ihtiyacını duymuş olabilirler. Benim kanaatim bu.

MEHMET BEDRI İNCETAHTACI (Devamla)- Son bir sorum var; Türkiye'deki olaylarla ilgili ABD'nin MİT'i kullanmasını makul görüyorum, olabilir diyorum ama ..

DOĞU PERİNÇEK- Ama isyan etmemiz lâzım.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla)- Ayrı konu, "makul " derken olabilir diyorum; kullanmış olabilir diyorum...


MİT'in 3.ncü Adamı Savaşman'ın Açıklamaları Var

DOĞU PERİNÇEK- Bunu söylüyorlar efendim; Savaşman'ın açıklamaları var, MİT'in üçüncü adamı ; "Biz, CIA ile içli dışlı çalışıyoruz" diyor.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla)- Sorum şu; Papa suikastı gibi, uluslararası boyutlarda olan hadiselerde de CIA'nın Türkiye'de görev yapan Abdullah Çatlı gibi insanları kullanmasını neye bağlıyorsunuz?.. CIA'nın kendi elemanları var, her ülkenin kendi ...

DOĞU PERİNÇEK- Akıllılık yapıyor; bakın, bu tür tertipler daima ters kuvvetlere yapılıyor. Sabancı'yı öldürtürken solcuya öldürtüyor ve ne oluyor; Sabancı büyük sermayedar, solcular onu öldürdü oluyor; ama, bitişik odada Sakıp Sabancı varken onu öldürmüyor da, solcu öldürse, onu öldürür, daha büyük eylem ..

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla)- Papanın öldürülmesiyle...

DOĞU PERİNÇEK- Bizim Devlet veya MİT zirvelerinde bu bilinmez; ama nedir, CIA'nın eline bu çocuklar düşmüş zaten, götürüp oralarda eğitiyor. Avucunda olan adamlar. Burada illaki MİT'in hiyerarşisinden hareketle bu işleri yapmaya lüzum yok; bir yerde o bağlantı kurulmuş; eroin işinde çalıştırıyor falan filan, onların aklına bunu sokmak çok kolay.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla)- Son bir sorum var efendim. Çetenin, Sayın Turgut Özal zamanında kurulduğunu söylediniz...


"Çete" Denince Bu İş Çok Küçültülüyor
DOĞU PERİNÇEK- "Çete" demiyorum, "özel büro" diyorum. "Çete" dendiği zaman bu iş çok küçültülüyor.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla)- Devlet anlayışımızda varolan bir davranış biçimi midir, yani bunu ittihat terakki ye kadar götürebilir miyiz?

DOĞU PERİNÇEK- Efendim, kanunsuzdur; Turgut Özal'ın yaptığı bu iş kanunlara tamamen aykırıdır. Türkiye'de Başbakan durumunda olan bir insan, kanunsuz bir yeraltı örgütü kuramaz. Maalesef bu gelenek başlatılmıştır.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla)- Orada mı başlamıştır, yoksa çok eski bir...

DOĞU PERİNÇEK- Bunu ittihat terakkilere bağlamıyorum; şu nedenle bağlamıyorum: Görünüşte bazı şeklî benzerlikler olabilir ama, Turgut Özal, liberalleşme denen, Türkiye'yi tamamen dünya sermayesine açan ve kendi ifadeleriyle, dünya sermayeleriyle sınırsız bütünleştirme operasyonunun temsilcisi, ittihatçılar ise ulusalcı adamlar.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Devamla)- Anlayışı soruyorum; böyle bir uygulama anlayışı bizim devletimizin geleneklerinde var mı?

DOĞU PERİNCEK- Mustafa Kemal'in kurduğu cumhuriyet meşruiyetçi; böyle şeylerden kaçınılıyor, yani Mustafa Kemal'in çok dikkatli bir tavrı var; yasalcı, meşruiyetçi . Böyle yeraltı örgütleri falan kurmaktan kaçınıyor. O bakımdan ben cumhuriyet ..

MEHMET BEDRI İNCETAHTACI (Devamla)- Mesela Ali Şükrü Paşa cinayeti vesaire...

DOĞU PERINÇEK- Cumhuriyet geleneğini yıkıyorlar. Şunu söyleyeyim; Ali Şükrü'yü cevapsız bırakmayayım; Mustafa Kemal çok meşruiyetçi bir insan. Komploların dışında olan bir insan. Çok kesin yani . Onun bence farkı budur. Teşekkür ederim.

BAŞKAN- Buyurun Sayın İlgün.

NİHAN İLGÜN (Tekirdağ)- Sayın Başkan, sayın Perinçek'ten şunu öğrenmek istiyorum: Abdullah Çatlı'dan bahsederken, Çatlı'nın 1977 yılında Bahçelievler katliamıyla ortaya çıktığı, mahkeme safahatını geçiyorum, 1981 yılında da Hiram Abas'la buluşmasından sonra Çatlı'nın Türk kamuoyundaki görüntüsünü kapatıyorsunuz, 1993'te Çiller'e kadar .. Bu geçen 12 yıllık süreyi adeta hiç bilgilenmemiş, bu kadar geniş bilgilere, belgelere sahip olma imkanı olan sizler, nedense o dönemi bir tek Papa suikastında ortaya çıkarıyorsunuz. Şimdi sormak istiyorum: Sayın Çatlı, 1981, bu görüşmeden sonra, Papa olayı arasında ve Papadan sonraki dönemde hangi siyasî kişi ve liderlerle teması olmuştur veya siyasî partilerle ilgili olmuştur? Sayın Çatlı'nın, dosyalardaki silah ruhsatının alınmasında bir siyasî parti mensubuyla ilişkisi gibi belgeler var. Bunlar açık ve sabit belgeler. Sizden öğrenmek istiyorum; bu kadar geniş bilgi edinen bir kişi olarak, bunu hep geçtiniz veya üstü örtülü bir döneme getirdiniz, birinci sualim bu. İkinci sualim de; "kumarhane rantının dağılımındaki kavga" dediniz, son olayı. Onu kabullenmek, tasvip etmek mümkün değil. Biz buraya beynimizi silerek geldik; bilgisayarımızı silerek geldik; siyasî kanaatlerimiz, partilerimiz ne olursa olsun; ama, kumarhane rantının, Topal ile simgeleşen rantın, paylaşımdan evvel nerelere aktığı, nerelere gittiği konusunda da, bilhassa Topal ile ilgili olan kumarhaneler, Emperyal kumarhanelerinin, bu hususta duyumlarınız, bilgileriniz, belgeleriniz var mı? Üçüncü sorum şu: Azerbaycan darbesinde, diyorsunuz ki, iki cumhurbaşkanı arasında; Sayın Haydar Aliyev ve Sayın Süleyman Demirel arasındaki bu telefon konuşması bize intikal etti

DOĞU PERİNÇEK - İntikal etmiş gibi...

NİHAN İLGÜN (Tekirdağ) - Sonunda da teyit edildi; yani, üç ay beş ay sonra bu da teyit edildi. Şimdi, Sayın Aliyev, Sayın Çiller'in de içinde olduğu bu darbe hazırlığı konusunu, sizin de ispat edildi dediğiniz şekilde öğrenmişse, bize karşı veya Sayın Çiller'e karşı, Türk Hükümetine karşı tutumu ne olabiliyor şu anda? Bunu tasvip etmek mümkün mü? Başka sualler de var; ama, artık, onları arkadaşlarıma da imkân...


MİT Çürümüş ve Bitmiştir

DOĞU PERİNÇEK - Sayın Başkan, sayın üyeler, sayın milletvekilim; ben size bazı nirengi noktalarını verdim; yani, aradaki olayları atlamıyorum. Bakın, nedir nirengi noktaları; 1980 öncesinde bunlar 12 Eylül darbesine karışmışlar, arkada CIA var, 1981'de bir MİT buluşması, MİT buluşması demiyorum, Hiram Abas diyorum, MİT'in bütün örgütü bunun içinde mi dışında mı bilemiyorum ama, MİT bitmiştir onu söyleyeyim. MİT çürümüş ve bitmiştir, MİT'ten hiçbir şey beklenemez Türkiye açısından. Bu olayda da tamamen Çiller'in yanındadır onu da söyleyeyim .. Şimdi, 0 1981 buluşması anlamlı. Turgut Özal -yine atlamıyorum- 1987 yılında, bakın, 1981'den sonra bir önemli nirengi noktası daha var, Turgut Özal bir özel büro kuruyor, MİT'i sivilleştirme teşebbüsünde bulunuyor ve bir özel büro kuruyor, bu işin ilk mucidi ve başlangıç noktası Turgut Özal'dır, Çiller, onun yarattığı bu örgütü daha sonra devralıyor. Çatlı ile siyasal liderler arasında ilişkiler...

NİHAN İLGÜN (Tekirdağ) - 1991... Bir siyasî partimizin kongresinde sahneye çıkıyor tekrar.

DOĞU PERİNÇEK - Şimdi onu söyleyeceğim. Dün bir haber aldım, bir iki gün içinde, hatta, bu sabah Akşam Gazetesinde Çatlı ile Sayın Mesut Yılmaz'ın fotoğrafları yayınlanacak dendi, bana bilgi geldi, belki bir iki gün içinde çıkar, yayınlanabilir de; yan yana fotoğrafları da olabilir. Bakın, burada Sayın Mesut Yılmaz'ın da çok açık, dürüst davranması lazım. Ben Sayın Mesut Yılmaz ile Abdullah Çatlı arasında bu tür karanlık faaliyetlerle ilgili bir ilişki olduğuna dair bir bilgiye sahip değilim; ama, nedir; Sayın Mesut Yılmaz, etrafına eski ülkücülerden önemli bir kuvveti toplamıştır. Ondan sonra, bu Abdullah Çatlı'lar -çok önemli bu- devlet görevi ve devlet işi yapıyor diye MİT tarafından istihdam edilmiştir, birtakım devlet işi adı altında 1 milyon dolara işler yaptırılmıştır. Bu karanlık faaliyetler... O ilişkiler içerisinde yan yana gelinmiş olabilir, hatta, benim yadırgadığım bir olay değil, Abdullah Çatlı'lar Mesut Yılmaz'ı kongrede desteklemiştir de...

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Bu bilgi mi efendim?

DOĞU PERİNÇEK - Yok bilgi değil; ama, ben bunu yadırgamam. Neden yadırgamam; çünkü, Agah Oktay Güner, Genel Başkan Yardımcısı Sayın Mesut Yılmaz'ın. Ben sevinç duyuyorum Yaşar Okuyan'ın falan bu olayların üzerine gitmesinden. Yani, şunu da söyleyeyim; bir tarihî intikam anlayışıyla hareket etmememiz lazım hepimizin; kim bu olayın üzerine bugün gidiyorsa, ben onu dost olarak görüyorum. Yaşar Okuyan gidiyorsa, kendisini tebrik ederim, Agah Oktay Güner giderse onu da tebrik ederim; ama, onların bu Abdullah Çatlı`ları Mesut Yılmaz ile falan tanıştırdığı, kongrelerde destek aldıkları gibi bilgiler de hiç yadırganacak, bu olayın doğasına aykırı bilgiler değil, onu da söyleyeyim. Burada şunu yapmak lazım; vatanperver bir tavırda birleşmemiz lazım ve mesela; ben, Mesut Yılmaz'dan da şunu beklerim: Evet, ben kongrede -bu adamdan destek aldıysa, almıştır demiyorum- destek aldım; ama, bana o şekilde geldi falan... Bunu demek lazım. Burada, böyle bir şeyler olabilir; çünkü, adama devlet görevi verildi deniliyor, devlet işidir bunlar deniliyor, devlet işi olmayan şeyler devlet işiymiş gibi gösteriliyor. Türkiye Devleti şunu belirlemek zorunda; Abdi İpekçi'yi öldürdü mü Türkiye Devleti, 12 Eylül’ü hazırladı mı; efendim, Eşref Bitlis generalini Türkiye Devleti öldürdü mü?.. Madem devlet işi deniyor; yani, bu olay PKK ve Asala değil ki. PKK ve Asala diye gösterilerek, öbür işlerin üzeri örtülüyor. Buralarda berraklaşmamız lazım. Kumarhane rantı paylaşımı; ben bu konuda çok derin bilgilere sahip değilim, yeni bir paylaşım olduğu kesin, burada bir kavga olduğu da açık. Bunlar eklemleniyor olaya; yani, bir yukarıda çok kapsamlı, uluslararası politikayı ilgilendiren bir eksen var ki, bunun merkezini Kuzey Irak’taki Kürt devleti oluşturuyor; ama, bir de buna eklemlenen uyuşturucu işi, kumarhaneler işi, paylaşım işleri var ve bizim üstlendiğimiz rol İşçi Partisi olarak, bu kumarhane falan filanlardan çok öbür tarafa dikkatleri çekmek.


Haydar Aliyev Çiller'in Darbe İlişkisini Biliyor

Haydar Aliyev, şunu söyleyeyim; bir özel görüşmesinde bizim Aydınlık'tan bir arkadaşımızı ısrarla davet ettiler, bu son gazetecileri çağırırken, mutlaka siz gelin; çünkü, Türkiye'de bunu ilk açıklayan sizsiniz... İşte, ısrar ediyorlar Çiller var mı bu darbede falan... Özel görüşmesinde diyor ki: Şimdi, ben -Çiller, bugün Türkiye'nin Başbakan Yardımcısı- bunu açıklayıp, Türkiye Azerbaycan ilişkilerini bir krize sokamam ki. Bizim bildiğimizi Haydar Aliyev bilmez olur mu, bu işin içinde olduğunu Haydar Aliyev tabiî biliyor ama Çiller’i, biz, Mehmet Ağar'da olduğu gibi, istifa ettiririz, Yüce Divana göndeririz ve göndermemiz gerekir, ondan sonra, bakın, Haydar Aliyev Çiller olduğunu söyleyecektir; ama, bugünkü Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanını bu işlerin içinde diye suçlayamaz tabiî; ama, biliyor, bildiğini bizim arkadaşımıza orada söyledi.

SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) - Sayın Genel Başkan, ben üç konuyu toparlayarak sizden rica edeceğim. Kafamızda soru işareti olarak kaldı, bir tanesi sizinle ilgili. Geçenlerde Türkiye Gazetesinde Abdullah Öcalan ile bir resminiz çıktı.

DOĞU PERİNÇEK - Evet.

SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) - Bu konudaki oradaki yaklaşımınız ve bakış açınız ne idi? Onu öğrenmek istiyorum. Bir de, bu kadar derinlemesine, uzun zamandır bilgi akışını, daha ziyade MİT kaynakları da olsa, Genelkurmay kaynakları da olsa, geldiğini size biliyoruz ve tabiî, çok değişik kesimlerin değişik değer yargıları içerisinde sizin MİT ile olan ilişkiniz konusunda bazı sözler var. Bu konuda sizin şahsınızla ilgili olarak bu iki soruyu rica edeceğim. Bir diğer konu, Hollanda'da şu anda hapiste olan, biraz önce de bahsettiğimiz kişi...

DOĞU PERİNÇEK - Baybaşin...

SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) - ...zannediyorum, hâlâ daha yatıyor. Elimizdekiler sizin yayımlamış olduklarınızdan ibaret; ancak, Komisyon o kişiyi dinleyecek olsa, acaba hakikaten Abdullah Çatlı ve Mehmet Ağar üzerinde yoğunlaştırdığı, beraber iş yaptığı, sonradan bunların ayrıldığı konusundaki iddialarını bize tekrarlar mı, söyler mi?

DOĞU PERİNÇEK - Eder, eder, kesin eder; çünkü, böyle bir fırsat umuyor; ama, tabiî onun verdiği bilgileri kontrol etmemiz lazım, onun söylediği her şey doğrudur diye bir şey yok.

SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) - Çıkacağım diye de mesajı var.

DOĞU PERİNÇEK - Bunların size belgesini sunuyoruz; ama, başlığına şunu yazıyoruz: "Baybaşin bunu demiştir..." Biz, altındaki her şey doğrudur demiyoruz, bunun büyük bir kısmının doğru olduğu kanısındayız.

SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) - Bir üçüncü konu olarak getireceğim de tabiî, devletin başında bizim güvenmemiz gereken, Türkiye Cumhuriyetinin bekası için bazı kişiler var, gayet tabiî, onu söylememiz lazım; ancak, izlediğim kadarıyla, Genelkurmay, Başbakan Yardımcısı Çiller ve Demirel üzerinde yoğunlaştırarak sizin görüşünüzü almak istiyorum. Demirel, Aliyev olayını öğrendikten sonra, daha önce bilgisi vardı yoktuyu hiç tartışmadan; yani, böyle konularda bilginin olmaması da çok komik kaçıyor artık belli bir şeyden sonra; ancak, en azından böyle bir darbenin yapılacağı ve bu darbenin hükümet kesimlerinden gelmiş olduğunu söylüyor, öğreniyor ve bunu bildiriyor; ama, kendisinin bu ülke için ne yapması gerekirdi; yapması gereken bir şey var mıydı; Genelkurmay olarak şu anda boyslar yok belki; ama, çok iyi biliyoruz ki, Çiller Hükümeti kurulduğu zaman, Doğan Güreş de hemen hemen ayrıldıktan sonra, hâlâ daha belli bir süre Genelkurmayın -ordunun- Çiller'in arkasında bir desteği vardı; bunu izliyor gibi gördük, o konudaki düşünceniz...

DOĞU PERİNÇEK - Amerikan kaynakları böyle söylemiyor...

SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) - Yani, onu da tespit edilmesi için soruyorum. Ve bir kişisel kanaatini, Sayın Çiller'in Amerika Birleşik Devletleri vatandaşı olduğu, pasaportu olduğu, orada tahsil yaptığı vesairesinin dışında, tabiî, bilemediğim için öğrenmek istiyorum sizin görüşünüzü, Sayın Çiller, buradaki, gerek Boğaziçi Üniversitesindeki yaşam biçimi, gerek Boğaziçi Üniversitesindeki akademik kariyer alma ve akademik kariyere sahip olma biçimi, gerekse kendisinin politikada çok eski bir özgeçmişinin olmadan belli bir şekilde gelmiş olması yönleriyle, bu kadar devletin; yani, son zamanı kastetmiyorum, ikinci hükümeti veya Abdullah Çatlı, o ilişkileri kastetmiyorum; ama, ondan evvel, belli bir hazırlık devresini hakikaten bu kadar hazmetmiş olarak mı geldi, yoksa çevresinde, etrafında bu ilişkide ondan daha etkin olan kişiler özel hazırlanmış mıydı? Sanki, Özer Çiller'in de bir ifadesinde, ben Rusya ile... Nasıl söylemişti?..

DOĞU PERİNÇEK - Evet, Çar...

SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) - "Rus Çarıyım" şeklinde bir ifadesi vardı. Orada böyle tam ABD ve Rusya'ya karşı karşıya bir saptırma var mı; sizin görüşünüz konusunda? Teşekkür ederim.


Öcalan'la Amerika'nın Eline Düşmesin Diye Görüştüm
DOĞU PERİNÇEK - Şimdi, efendim, 1989 ve 1991 yıllarında iki kez Abdullah Öcalan ile görüştüm. Giderken, başvurumu yaptım, ilan ederek gittim 1989 ve 1991 yılında, geldim, geldikten sonra da bütün görüşmeleri banda aldım ve olduğu gibi Türkiye kamuoyuna açıkladım. Peki, ben niye gittim Abdullah Öcalan ile görüştüm; şunun için görüştüm: Baktım ki, Türkiye'de köylülerimizi, emekçilerimizi, halkımızı etkileyen bir Kürt hareketi var ve bunun şiddet yoluyla çözülmesi mümkün değil, en tehlikeli şey de bu Kürt hareketinin dış etkilere maruz kalması ve küreselleşmesidir, ben nasıl etkileyebilirim ve nasıl bunun tam gerçeğini öğrenebilirim, hem öğrenmek için hem de etkilemek için gittim. Benimle Abdullah Öcalan'ın görüşmelerinin kitaplarını size yollayacağım. Ben Abdullah Öcalan'a şunları söylettim: Bir: Kürt'e sevdalı değilim; ortak ev kuralım; Türkiye'nin keloğlanına, Türkiye halkına aşığım; Mustafa Kemal'in aydınlanma hareketi içerisinde ben kendimi buldum; dış müdahalelere karşıyım; Amerika’ya karşıyım... Yani, ben onu... Batı'nın eline düşmemesi, Amerika'nın eline düşmemesi amacıyla gittim, öyle bir görüşme yaptım. Zaten bütün görüşmenin de ekseni budur ve Türkiye Devleti benim politikamı benimseseydi ve o zamanlar akıllı tavırlar alsaydı, bu hiçbir zaman ben Abdullah Öcalan ile Türkiye Devletinin karşı karşıya gelip oturmasına taraftar değilim, bunu yaparlarsa ben karşı çıkarım; çünkü, bu bir anayasa içerisinde çözülecek sorundur, Abdullah Öcalan ile anlaşarak çözülmeli. Abdullah Öcalan ile anlaştığınız zaman bu olmaz, çok büyük bir hatadır; ama, Türkiye Devleti, Kurtuluş Savaşında Sivas ve Erzurum Kongrelerinin birinci maddesine, Amasya Protokolüne yazılmış olan ve Lozan'da savunulmuş olan Türkiye Büyük Millet Meclisinde Mustafa Kemal Atatürk tarafından ifade edilmiş olan ilk anayasal belgelerdeki formülasyonları bugün anayasasına yazarsa, Kürt meselesini kanımca çözer. Eğer, buna Abdullah Öcalan uymazsa, o zaman onu ezmek, hem geçerlidir hem gereklidir hem de kolay olur; benim politikam budur ve bu politikanın hizmetinde gittim ve kendisine de bu yönde telkinlerde bulundum; fakat, ne oldu; Körfez Savaşından sonra Abdullah Öcalan şunu gördü; Mesut Barzani ve Talabani orada Amerika'nın desteğiyle bir Kürt devletçiği kurdular. Ha, demek ki, Amerikan desteğiyle bu iş oluyor ve Amerika geldi Ortadoğu’ya büyük bir güç olarak oturdu, ben de Amerika'ya ve Batı'ya yaslanarak, işte, insan hakları heyetleri, bilmem neler falan filan bunları tahrik ederek bir durum yaratabilir miyim politikasına girdi ve o politikaya girdiği andan itibaren de zaten aramızda düşmanca bir durum ortaya çıkmıştır. Bugün ne yapmak lazım:


Öcalan'ın Suriye İle Bağlantısı Memurluk Düzeyinde
Bence, bugün PKK’yı, Abdullah Öcalan'ı kurtarmak zordur, Suriye'nin elindedir, rehindir, hiçbir yere çıkamaz, Suriye devletinin resmî politikalarının dışında hiçbir şey yapamaz, onu söyleyeyim ve Suriye devletiyle bağlantısı memurluk düzeyindedir. O bakımdan, Abdullah Öcalan Suriye'nin iradesi dışında şu veya buraya çekilemez; ama, bunun örgütünün, PKK'nın mümkün olduğu kadar Batı ve Amerika kontrolünden çıkarılmasını esas alan politikalar izlemek gerekir; bunu savundum. İkincisi; niye bize geliyor?


İsteseydim Başbakanınız veya Cumhurbaşkanınız Olurdum.
İlk önce şunu söyleyeyim: Bakın, ben kimin oğluyum; Sadık Perinçek'in oğluyum. Sadık Perinçek, Adalet Partisinin Genel Başkan Yardımcısıydı, Süleyman Demirel'in yardımcısıydı ben sosyalist olduğum zaman. Benim dayım Tümgeneral Turhan Olcaytu'dur. Onun sicilinde geleceğin genelkurmay başkanı diye yazılır. Ben, bir genel başkan yardımcısının -Adalet Partisinin, Türkiye'nin hükümetinin- oğlu olarak ve ileride Genelkurmay Başkanı olacak Tümgeneral Turhan Olcaytu'nun yeğeni olarak sosyalist oldum. Biz üç kardeşiz,-iki kardeşimle birlikte-üçümüzde işkenceler gördük, üçümüz de hapislerde yattık. Babam ben sosyalist olduğum için politik kariyerini kaybetti, 16 yıl milletvekilliği yaptı, işte, "sosyalisttir oğlu" falan denildi ve hem genel başkan yardımcılığını kaybetti hem milletvekilliğini kaybetti. Dayım, benim yüzümden, Tümgenerallikten sonra terfi ettirilmedi. Bana, ne babam ne dayım bunları söylememiştir; ama, bunları niçin anlatıyorum. Ben bu düzenin içinde kalsaydım herhalde bir MİT ajanı olmam, bunu alçaklık olarak görürüm. Siz, tabiî, devletin önemli yerlerindesiniz, benimle bu görüşü paylaşmayabilirsiniz; ama, benim bulunduğum yerden MİT ajanı olmak şerefsizlik ve alçaklıktır. Kaldı ki, ben düzen içinde bir yer tutsam, sizin Başbakanınız veya Cumhurbaşkanınız olurdum. Yani, önünde her türlü şey açık olan, babası Adalet Partisi Genel Başkan Yardımcısı, dayısı tümgeneral, üniversitede parlak bir öğretim üyesiyim; yani, ben bu düzenin içinde kalarak, herhalde hapislerde, işkence hanelerde niye sürüneyim, gelirdim sizin Başbakanınız olurdum, sizlerin Başbakanlarından, Cumhurbaşkanlarından daha az yetenekli ve birikimli insan değilim, birçok bakımdan onlardan çok üstünüm. Ben, neyi seçtim; bir hesaplaşma yaptım ve halkın yanını, emekçi halkın yanını seçtim. Hiç benim konumumda olan bir MİT ajanını gördünüz mü? Yani, önünde tepelere tırmanma olanağı olan bir adam gidip niye MİT ajanı olsun, düzenin içinde kalacaksak. Değil mi, bunlar çok yanlış şeyler..

BAŞKAN - Sayın Perinçek, sorunun cevabını lütfen...

DOĞU PERİNÇEK - Ayrıca, bakın belgelere, ne diyor Hiram Abas ve Mehmet Eymür: "Doğu Perinçek 1978 ve 1988 yılında iki defa MİT'i felce uğrattı." Sabah Gazetesinde var bu. Hiram Abas yaptı mı bunu diyor Güngör Mengü; evet, maalesef başardı. Şimdi, nasıl MİT ajanı oluyor,iki defa, MİT'i ikişer sene, dört yıl, felce uğratmış. Bugün, niye MİT benim aleyhime bir psikolojik savaş yürütüyor? Siz diyorsunuz ki, Türkiye Gazetesinde...

BAŞKAN - Sayın Perinçek, o anlaşıldı...Zamanımız dar, arkadaşlarımızın daha başka soruları da olacak...

DOĞU PERİNÇEK - Anlaşıldı olur mu, bu son derece önemli. Bugün, MİT bana karşı bir operasyon yürütüyor. Bu sorunuz bile, yaratılan bu rivayetler bile tamamen MİT tarafından yürütülen bir operasyonun bir parçasıdır. Kim yollamış o resimleri, o resimler Abdullah Öcalan'ın çektiği resimler, bizim çektiğimiz resimler değil. Aynı zamanda, bu MİT ile Abdullah Öcalan arasında bir ilişkiyi de gösterir...

MAHMUT YILBAŞ (Van) - Rahat olun efendim, burada taraf değilsiniz siz.

DOĞU PERİNÇEK - Ben, bunun niçin sorulduğunu çok iyi biliyorum. Şimdi, Demirel ne yapabilirdi; Demirel yapacağını yapmış, o yeraltı örgütleri tarafından bir Azerbaycan darbesi tezgâhlandığını görmüş, telefon etmiş, önlemiş. Başka neler yaptı bilmiyoruz, mutlaka başka şeyler de yapmıştır; ama, onu önlemiş. Genelkurmay, Amerikan kaynaklarına göre ve bizim de gözlemlediğimiz bu Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin kurulmasını istemiyor, Amerika'nın bu yöndeki baskılarına göğüs geriyor, bunun belgeleri sizde var, teferruata girmiyorum ve zaten Genelkurmayın bugünkü bu tutumu da tamamen bununla bağlantılıdır. Yani, Susurluk olayının üzerine gitmiyor Genelkurmay. Bence, esas gittiği şey, Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti planını bozmaktır. Zaten, Irak'la Barzani de Eşref Bitlis planına göre, bu Türkiye Genelkurmayı tarafından ittifaka yöneltilmiştir. Bu Barzani-Irak ittifakında bizim Genelkurmayın ve Türkiye Devletinin, Dışişleri Bakanlığının ve Türkiye Devletinin de bir rolü olduğu çok açık. Burada Çiller'ler yönetemedi Türkiye'yi. Nasıl Turgut Özal yöneltemedi kuzeyden güneye doğru Türk Ordusunu sokamadı kara harekâtına, bugün de Çiller'ler bu tertiplerinde başarılı olamadılar. Çiller, siz daha yakından tanıyorsunuz, bence son derece yeteneksiz, birikimsiz ..

BAŞKAN - Bu şahsî şeyler...

DOĞU PERİNÇEK - Şahsî değil efendim. Diyor ki, etrafında kimler var. Çiller, etrafı tarafından yönetilmektedir.

SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) - Peki, o kadar...

DOĞU PERİNÇEK - Hatta, şunu söyleyeyim; Çiller'in etrafında Amerikalı uzmanlar var, birtakım, o, demin Süleyman Yüceoral'dan bahsettim. Tamamen Amerikalı uzmanlarla ilişkili bir şekilde çalışmaktadırlar. Çiller'i imal eden bunlardır. Çiller de, benim gördüğüm, bu işin vitrinini oluşturmaktadır.

BAŞKAN - Peki, teşekkür ederim.

SEMA PİŞKİNSÜT (Aydın) - Yalnız, bir konu var, kısa da olsa bunu sormak istiyorum. Şu anda siyasal partilerden Anavatan Partisinin içerisinde, biraz önce görüşüldüğü kadarıyla, bu konuların açığa çıkarılmasını, kendileri milliyetçi kanattan olan kişiler de, Agah Oktay Güner olsun, Yaşar Okuyan olsun istemekte; ancak, Anavatan Partisi’nin içerisinde bu seçimlerde Büyük Birlik ekibi de girdi. Dolayısıyla, MİT'in içerisinde olsun, yapılanmaların içerisinde olsun iki farklı grupların çatışması, sapanlar sapmayanlar arasındaki sıkıntılar var. Her ikisinin birden aynı yerde bulunması, her ikisinin bir yerdeki bu olayların gidişindeki etkisi yönünden sizce bir rolü var mı?

DOĞU PERİNÇEK - Efendim, Anavatan Partisi geçmiş yanlışlarının faturasını ödüyor. Anavatan Partisi, bugün olumlu bir rol oynuyor benim gördüğüm; ama, geçmişte hangi yanlış, Büyük Birlik Partisiyle ittifak, falan filan, ülkücülerle arasına sınır çekmemek, onların desteğiyle kongrelere girmek vesaire; bu büyük ağır yanlışların faturasını ödüyor. Bugün öyle bir saflaşma içindeyiz ki, vatanseverler, Amerikancılar... Burada Susurluk olayının üzerine gidenlerle bunun üzerini örtenler arasındaki saflaşmaya oturuyor. Kim üzerine gidiyorsa, ben onları olumlu görüyorum.

BAŞKAN - Peki, teşekkür ederim.

DOĞU PERİNÇEK- Bir mesele daha söyleyeyim. Niye bana geliyor; sizin partilerinizle gelebilir mi?! Hepiniz, sırayla, Çiller'le Türkiye'yi yönettiniz... Bana bunlar niye geliyor şimdi, bir dakika... Şimdi, Çiller örgütünü açığa çıkarıyoruz. Şimdi, Çiller meselesini getirsek, sizin partiniz Demokratik Sol Parti, daha iki ay önce, Sayın Pişkinsüt, sizin Genel Başkanınız Ecevit, Çiller ile birlikte bir hükümet kurma tasavvuru içindeydi; yani, Refahyol İktidarını, Çiller ile birleşerek, bir DSP-Anavatan Partisi-Çiller partisi koalisyonuyla yıkma stratejisini ortaya koydunuz. Şimdi, Ecevit'e bütün bu bilgileri getirseler Ecevit, ortaya çıkıp; Çiller Amerika ile bağlantılıdır, Elizabeth Shelton'la bilmem ne yapıyor; Türkiye'nin kriz bölgelerine müdahale, bilmem ne diyebilir mi?! Deniz Baykal'a sorarlar, derler ki: Sen dört senedir Türkiye'yi Çiller ile beraber yönetiyorsun, koalisyon yaptın. Peki, ben bilmiyordum... Nasıl bilmiyordun, İşçi Partisi bunları açıklıyordu. İşçi Partisi Susurluk olayından beri bunları açıklamıyor ki, ta 1991 yılından beri bunları açıklıyor, daha öncesinden açıklıyor, Çiller'i de 1993'ten beri açıklıyor, o zamandan savcılığa suç duyuruları yapıyoruz. CHP'nin bundan haberi var, bunların üzerine gitmemiş, onlarla ittifak kurmuş, Anavatan Partisi, daha dün Çiller ile birlikte hükümetti, şimdi, sıraya Refahyol girdi, yani, hepiniz, bir nöbete girmişiniz, sırayla, Çiller'i kurtarma nöbeti içindesiniz. Şimdi, sizlere bu bilgiler gelir mi?!.

BAŞKAN - Sayın Perinçek, lütfen... Şimdi, verdi mi vermedi mi; yani, o türlü değerlendirmeleri...


Belgelerin Sağlığı Konusunda Birbirinizi Zehirliyorsunuz
DOĞU PERİNÇEK - Bunların niçin söylendiğini ben biliyorum. Siz, kendi aranızda bile, İşçi Partisinin getirdiği belgelerin sağlığı konusunda birbirinizi zehirliyorsunuz.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Bunları nereden teyit edebiliriz Sayın Başkan.

DOĞU PERİNÇEK - İşte olaylar teyit ediyor.

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Hadiselerden teyit ediyorsunuz. Başka bir teyit yeriniz var mı efendim?

DOĞU PERİNÇEK - Efendim, nereden teyit ederiz; Mercedes'in içinden ne çıktı? Ben size söylemiştim...

MEHMET BEDRİ İNCETAHTACI (Gaziantep) - Anlıyorum efendim.

BAŞKAN - Karşılıklı konuşmayalım...

DOĞU PERİNÇEK - Azerbaycan darbesi, efendim, Çeçenistan'a gönderilen bilmem ne, Çin'in Uygur bölgesine ajanlar göndermişler, sabotaj timlerini Genelkurmay Başkanı...

BAŞKAN - Sayın Perinçek, o yönleri anlaşıldı...

DOĞU PERİNÇEK - Anlaşıldı değil, bunlar çok önemli, olayları teyit ediyoruz ve bakın şu var: Bu bir siyasî irade sorunudur. Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak ne yapın yapın şu Çiller'i aşağı indirin, Doğru Yol Partisi de bunu yapsın. Evet, efendim gelip dayandığı nokta budur. Siz bunu yapamadığınız sürece, Refah Partisi, büyük sorumluluk içindesiniz, Çiller ile beraber Türkiye'yi yöneterek büyük sorumluluk içindesiniz. Bu sorumluluğu Doğu Perinçek'e...

BAŞKAN - Sayın Perinçek, o bizim meselemiz. Bizim akıla da ihtiyacımız yok, lütfen.

NİHAN İLGÜN (Tekirdağ) - Sayın Perinçek, biz burada tarafsız bir Komisyon olarak bir araştırma yapıyoruz, bir açıkoturumda değiliz. Açıkoturumda buyurun, dışarıda bunları uzun uzun tartışırız.

DOĞU PERİNÇEK - Efendim, açıkoturum diyerek hafife aldırmayın olayı.

NİHAN İLGÜN (Tekirdağ) - Sizin babanızla beraberdik...

BAŞKAN - Sayın İlgün...

DOĞU PERİNÇEK - Siyasi irade sorunudur. Çiller, hükümette olduğu müddetçe bunlar aydınlanmaz. Çiller'i hükümette tutanlar sorumludur. Ben bunları söyleyeceğim tabiî. Türkiye Büyük Millet Meclisi bir yasama organı, burası bir savcılık kurumu veya mahkeme değil ki. Ben mahkemeye gelmedim, savcılığa da gelmedim, Türkiye'nin en büyük siyasî otoritesine geldim, siyasî otoritede siyasî otorite konuşulur.

BAŞKAN - Onun için çağırdık zaten.


Mesajım Var: Çiller'i İndirmezseniz Darbe Gelir

DOĞU PERİNÇEK - Benim size bir mesajım var, hepsini silin, Çiller'i indirmezseniz Türkiye Büyük Millet Meclisi olarak, büyük sorumluluklar altına girersiniz, ben de tarih önünde konuşuyorum, darbeye de sürüklersiniz Türkiye'yi. Bunları bilin, bilerek hareket edin ve bırakın küçük çıkarları. Refah Partisine sesleniyorum, bıraksın bu Çiller ile ortaklığı. Doğru Yol Partisine sesleniyorum, tepesinden atsın bunları.

BAŞKAN - Sayın Perinçek, onlar sizin meseleniz değil...

DOĞU PERİNÇEK - Benim meselem, ben bir siyasî parti genel başkanıyım. Eğer, beni siyasî parti genel başkanı olarak çağırmadıysanız, zaten bu toplantıda bulunmam ben.

BAŞKAN - Biz, akıl alacak değiliz, Türkiye Büyük Millet Meclisi ne yapacağını biliyor. Siz, sadece bizim sorularımıza...

DOĞU PERİNÇEK - Ne yapacağını bilmiyor, bilmediği için söylüyorum. Bilmediği için büyük tehlikelere sürüklüyorsunuz...

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) - Sayın Genel Başkan, haklısınız, biz, sizi, bir siyasî partinin genel başkanı olarak, burada, bilginize başvurmak üzere davet ettik, çok teşekkür ederiz.

DOĞU PERİNÇEK - Ben, size kalkıp da ufak tefek bilgiler için buraya gelmem.

DURMUŞ FİKRİ SAĞLAR (İçel) - Çok teşekkür ederiz. Gerçekten, hem bir siyaset bilimcisi hem de bu konuda ciddî analizleri olan bir kişi olarak sizin bilgilerinizden çok yararlandık. Başka türlü algılatmışsak size, bunda bizim kusurumuz varsa, siz de bunu anlayışla karşılayın; ama, bizim sizle birlikte olmamızın, bu kadar saattir sizi çok dikkatle izlememizin nedeni, Türkiye'nin bir siyasî partisinin genel başkanı olarak, bazı düşüncelerinizi ve iddialarınızı bilgilendirme doğrultusunda bize aktarmanızdır. Bundan da çok yararlandığımızı belirtmek istiyorum. Ben, şimdi, sizin bu ince analizlerinize dayanarak, birkaç şey daha -belki açıklığa kavuşturulması adına- sormak istiyorum, konuşmalarınızın satır aralarında esaslı noktalara değindiği için. Bir tanesi; konuşmalarınızın sonucunda da özetlediğiniz gibi, bunun Türkiye'nin bir bağımsızlık ve güvenlik meselesi olduğunu dile getiriyorsunuz ve bu açıdan bakıyorum ve bu açıdan olayları birleştirerek, arkasındaki gizlerini de görebildiğimiz kadar, bilgilendirebildiğimiz kadar yorumlayarak, bunu, bu şekilde üzerine gidilmesi gerektiğini söylüyorsunuz; ama, basından aldığımız konularla ve arkadaşlarımızın sorularıyla da size hissettirdikleri kadarıyla, benim de algıladığım kadarıyla, Sayın Yılmaz, bunu bir Topal cinayetine ve bir uyuşturucu kumarhane çatışmasına getiriyor. O da onun yorumu, biraz sonra zannediyorum, onu da aynı şekilde dinleyeceğiz. Şimdi, bu, sizin çok iddialı ve geniş kapsamlı, bizim, aslında Komisyonumuzun da görevleri içine giren, aslında, Komisyonumuzun da görevleri içerisine giren, sadece, münhasıran Topal'ın öldürülmesi değil, devletin içerisinde oluşmuş, girmiş olan odakların, devletin bağımsızlığıyla, devlet olma, hukuk devleti olmayla doğrudan ilişkili bu odakların varlığını tespit edebilmek ve bunları yok etme doğrultusunda ne yapabilirizi araştıran bir Komisyon. Bu anlayışla, şimdi, Çatlı'nın, 1980 öncesinden başlayan bir devlet ilişkisi içerisinde olduğunu görebildiğinizi ortaya koydunuz, bir fotoğraf var bu şekilde dendi. Ondan sonra, bunun uluslararası bağlantıları da devreye getirildi. Şimdi, şurada, devletin, ülkücü ideolojiyle üst üste oturmuşluğu mu söz konusu? Yani, bunu alıp, devlet bu ideolojiyi kendisine benimseyerek, bunu 1980 öncesinde kullanmış, başkaları bunu fark ederek, devletin bu politikasını yönlendirmiş, kendi çıkarı doğrultusunda Türkiye Cumhuriyetini de kullanmış mı; yoksa, bu ideolojiye mensup olan insanların içerisinden kendine uygun adamları seçmiş mi? Bu konuda bir analizinizi almak istiyorum. İkincisi, Mesut Yılmaz'ın yanında, Agâh Oktay Güner veya Yaşar Okuyan gibi arkadaşlarımızın isimlerini bahsettiler. Bu konunun üzerine gidilmesinden dolayı da mutluluk duydunuz, biz de mutluluk duyuyoruz; kamuoyunu, en azından 50 gündür böyle bir devletin içerisine girmiş olan urun varlığından haberdar etti; ama, baştaki sorduğunu, eğer, ülkücü ideoloji, devletin içerisinde, devletin ana politikası olarak alınmışsa, bu ideolojiyi belirleyen Agâh Oktay, Yaşar Okuyan veya benzeri gibi insanlarla oluşmuş olan bir siyasî partinin, bu çalışmalarında, sizin söylediğiniz bağımsızlık ve güvenlik sorununun da doğru çözümleri gösterebileceği ya da doğru hedefleri koyabileceği mümkün mü? Bunu bir sormak istiyorum. Çiller bu işin başından giderse, Türkiye kurtuluş noktasına gelmiş gibi bir son konuşma ortaya çıktı; ama, 1980-1991'den önce de Çiller yoktu, yine, benzeri olayların olduğunu biliyoruz. Çiller'in, belki, 1991 yılından sonra siyasete sokularak, daha hızlı gelişen dünya içerisinde Türkiye'yi yönlendirmek adına başka yerlerden görevlendirilmiş bir kişi olduğu mesajı da en son verdiğiniz belgelerle çıkıyor; bunu mu doğrudan doğruya söylemek istiyorsunuz? Yani, şu anda, hemen bu şapkayı kaldırırsak Türkiye belki rahatlayacak demekle. Azerbaycan olayındaki kastınız, yanlış hatırlamıyorsam, Ayvaz Gökdemir'in filan da karıştığı ve dolayısıyla, Aliyev'in Ayvaz Gökdemir'e bir ziyaretinin... O mudur, o mudur bilemiyorum, o mesele midir?

DOĞU PERİNÇEK - Koordinatör rolü oynuyor Ayvaz Gökdemir, zaten, devlet bakanı o sırada ve Orta Asya ilişkilerinden...

FİKRİ SAĞLAR (Devamla) - Yani, ben bilemiyorum, o mudur diye soruyorum? Benim söylemek istediğim, Sayın Çiller'i Doğru Yol Partisine alan Sayın Cumhurbaşkanı’dır, bakan yapan da Sayın Cumhurbaşkanı’dır. O zaman, daha geniş, daha yüksek mi bakacağız? Bu konuda kısaca bir açıklama yapar mısınız?


Baltayı Budağa Vuracaksınız

DOĞU PERİNÇEK - Şimdi, bakın, bu son sorudan başlayayım. Hepimizin birbirimizi bu tür siyasal mesuliyetlerden dolayı itham etme ve eleştirme olanakları vardır ve bu eleştiriler de tabiî yapılmalı; ama, ben, şöyle bakıyorum: Bugün, bu olayın üzerine kim gidiyorsa onunla işbirliği yapmak. Cumhurbaşkanı gidiyorsa işbirliği yapmalıyız. Şimdi, Cumhurbaşkanı’nı, sen bu Çiller'i Türkiye'nin başına bela ettin diye sorgulamanın çok fazla faydasını görmüyorum; ama, bu tür eleştirmeler yapılır. Aynı şekilde, Agâh Oktay Güner'i, Sayın Yaşar Okuyan'ı, diğerlerini, bu konuda tabiî eleştirebiliriz, herkes kendi tarihinden sorumludur; ama, bugün, üzerine gittiği ölçüde onlara teşekkür etmemiz lazım. Eğer, üzerine gidilirken çelme takıyorlarsa, Mesut Yılmaz'ı başka yönlere çekmek istiyorlarsa sorumlu olurlar. Mesela, geçen gün, Sayın Agâh Oktay Güner'in bir beyanatına rastladım, hâlâ eski ülkücülüğü savunuyor falan... Bunlar, tabiî, bu kafada olursak, bu işin üzerine çok kararlı gidemeyiz anlamına gelir. Niçin Çiller? Ağaç budaktan yarılır; bakın, bir ağacı yarmak istiyorsanız, baltayı budağa vuracaksınız. Bu olayın merkezinde Çiller olduğu apaçık ortada. Onun için, Çiller giderse Türkiye kurtulmaz; ama, bunlardan temizlenmek için bir başlangıç olabilir ve önü açılır ve bugün de, önemli bir devlet makamında olduğu için bunu önlemektedir. Bakın, Ağar'ın gitmesi bir ferahlık yarattı ve birçok şeyin açığa çıkmasını sağladı. Başına isterse Çiller ailesinin İçişleri Bakanı gelsin; ama, Çiller'in gitmesi, tahkikatın genişlenmesi aydınlanması bakımından son derece olumlu şartlar yaratacaktır. Ülkücülük, Türkiye'de, daha devlet ideolojisi olamadı. Yani, 1946'dan 1950'den beri olan süreci görüyoruz, ülkücüler, tam olarak devlete hakim olamadılar; ama, çok önemli yuvalanmaları oldu, koalisyonlarla oldu, en son, Türk-İslam Sentezinin 1986 yılında Atatürk Yüksek Kurulunda, Kenan Evren'in katıldığı, resmî ideoloji olarak saptanmasıyla oldu, Milliyetçi Cephe Hükümetlerindeki ortaklıklarla oldu, bugünkü yönetimin etkileriyle oldu; ama, tam, yüzde yüz bu ülkücü denen ideoloji Türk Devletini yüzde yüz ele geçiremedi, onu saptamamız lazım. Ülkücülük, NATO konsepti içerisinde Türkiye'de, NATO'nun yan örgütü olarak geliştirilmiştir ve bir faaliyeti vardır. Bugün de görüyoruz, esas olarak, Amerika'nın Orta Asya'daki faaliyetleriyle sıkı işbirliği içindeler; ama ülkücülerin rolü ne, devletin kirli işleri bunlara ihale edildi.

Bakın, bunlar devlete tam hakim olamadılar; ama, devlet, karanlık işlerini, Abdi İpekçi, hangi devletse o, Abdi İpekçi'yi öldürenler, biraz Amerikan Devleti, biraz Türk Devletinin içerisindeki bazı unsurlar, vesaire, bu tür karanlık işlerini bunlara yaptırıyorlar. Bu da, NATO yan örgütler kavrayışıyla ilgili, bütün NATO ülkelerinde bir resmi örgütler var, bir de kirli işler için üretilen yan örgütler var. Efendim, Komünizmle Mücadele Derneği, İslamî Yumruk, İslamî Cihad, İBDA-C İslamî Büyük Doğu Akıncıları Cephesi, bu tür ETKO, TİT bakıyoruz, bunlar, hep kontrgerilla ilişkili örgütler, İslamcılara da zarar veriyor, öbürüne de zarar veriyor, bu tür örgütler kullanılıyor, ülkücü de bunlardan biri olarak rol oynuyor. Ben, bir cümleyle şuraya bağlayayım. Diyorum ki, biz, birbirimiz arasındaki siyasal kapışmaları çok ön plana çıkarmayalım, bu işin üzerine yürümede bir yurtseverler cephesi yaratalım. Benin önerim bu. Biz, size, sürekli elimize gelen bilgileri, belgeleri aktaracağız, göndereceğiz ve Komisyona büyük başarılar diliyorum, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu olayı siyasî bir olay olarak ele almasını, bir savcılık veya mahkeme gibi ele almamasını, siyasî bakmasını talep ediyorum, hem bir parti genel başkanı hem de yurttaş olarak.


BAŞKAN - Geldiğiniz için çok teşekkür ederim Sayın Perinçek.